ad

konu:

demokratik izdivaç ya da "secret" tv

2 kez kulakları çınlatılmış

"Bilmemkimi çok seviyorum, kendisinden olumlu elektrik aldım ama tapusunu üzerine geçireceğim bir evim olmadığından, daha önce üç karı boşadığımdan, yüzümde nur karakterimde iyi bir huy bulunmadığından, yemek yerken ağzımı şapır şapır şapırdattığımdan ve de annem biraz dırdırcı olduğundan dolayı beni istemiyorsa ondan sonracığımaaa, yoluma başka adaylarla devam etmek istiyorum Sn. Çöpçatan Hanım Ablaaa..."

E ne diyelim birader? Allah müstahakını versin!

...

Herkes hak ettiği hayatı yaşar. Bu millet böyle sığ oldukça olup olacağı da bu: yaşam bir sirkten daha fazlası değil artık...

İzdivaç programları, facebook duvarları, magazin haberleri, detoks tarifleri, çevrimiçi strateji oyunları, çerezlik romanlar, açgözlü yaşam felsefeleri ve kas sistemi kompleksleri arasında sakız olmuş ömürler hızla tüketiliyor. Gözlerinizi sımsıkı kapatın, çünkü insanın midesi bulanıyor.

Bugün evde oturup televizyon seyrettim. Midem bulandı... Bu nasıl millet, bu nasıl ülke, bu nasıl bir hayat, bu nasıl bir saçmalık?

Sası bir riya kokusu alıyorum. Herkes kendi kıçını kurtarmanın derdinde. Ha, kıçı kurtarıp bu sirkten kurtulmak için değil, bu adi sirkte iyi bir rol kapabilmek, o haram ganimetlerden kendi payına düşeni alabilmek için tüm çabalar... Gözü doymayan sirk mahlukatları misali arsız, kepçe sallıyor insanlar, zehir kaynayan kara kazanlara...

E ne diyelim? Allah manda şifalığı versin!

konu:

Anket #1

0 kez kulakları çınlatılmış

konu:

Kasım

1 kez kulakları çınlatılmış
Uzun zamandır Pireli Konuk görmüyordu pireli tayfamız.. Cemil Can' da konuktan sayılmıyor artık; bir içim yazdıkları da balık ve beyaz peynirle birlikte tüketiliyor tarafımızdan..

Kasım ayını Meryem Çimen' e ve onun kısacık sürede değişen-gelişen- çizgisine ve karikatürlerine ayırdık.. Onunla Bir imza gününde tanıştık Esma ile birlikte.. 7 saat o sırada bekledikten sonra önce arkadaş, sonra da akraba bile olduğumuzu hissettik.. O gün bugündür de yüz yüze görüşmüyoruz.(galiba ilk tanışmalar için 7 saat uzun bir süre)..

Sözü uzatmayayım, Pireli Anket sonuçlarında da "daha çok çizim istiyoruz!" diyenleri Meryem le başbaşa bırakıyorum.. Ha bir de, yine ankette yazan "Halkalı arkaplan kalksın" seçeneğini işaretleyen Tufan a da teessüflerimi yolluyorum (:






konu:

çizgili yazı (süper esma!)

3 kez kulakları çınlatılmış


Hayat bazen çok üzerime geliyordu… Tamam, herkesin gelir bazen ama yine de çok geliyordu be! Ben kaçıyordum o geliyordu… Bazen bir cesaret, ben de onun üstüne gideyim ya da dimdik durayım karşısında o zaman apışır kalır diyordum… Deniyordum da… Ama o zaman da, sinsi kıskanç lanet biri gibi, nerden anlamışsa artık niyetimi seziyor, daha da beter geliyordu üstüme. Omuz atıyordu çoğu zaman, daha direnirsem çelme takıyor daha da direnirsem kafayı gömüyordu… Pes ediyordum, baştan başlıyordum, temkinli ve sanki hiçbir şey olmamış gibi sessiz… Siniyordum… Sindiriyordu… Ama işte içime hiç sinmiyordu.

Omuz silkmeyi öğrenmek istiyordum. Yeni yetme kızlar gibi alfabeden “e” harfini atmak, amaaan bana na ! deyip geçmek, anneme “anna” demek istiyordum…Üstelik “e” harfinin akıbetini hiç düşünmemeyi de istiyordum...O kadar umursamaz olmak!.. Oysaki benim bazı geceler “e” harfine üzüntümden gözlerimin dolduğu oluyordu…

Sonraaaa, birisi bana bir şey söylediğinde duymazdan gelip on kere tekrarlattıktan sonra, etrafıma yine ilgisizce bakıp, “ben mi? bana mı dedin?” diye karşımdakini umursamazlığımla çıldırtmak istiyordum…

Ya da, zaman zaman küçük çocukların yaptığı gibi bir sabah ismimle seslenenlere “yoooo, artık benim ismim Spiderman, bana artık Spiderman diyceksiniz, kısaca Spide”… Demek istiyordum… Umursamaz oğlu umursamaz olmak istiyordum!

konu: ,

193∞

0 kez kulakları çınlatılmış


9' u 5 geçe; üzerinden 71 sene geçeli..


Unutmadık, unutturamadılar ...


konu:

kreşte seramik dersi :)

3 kez kulakları çınlatılmış

3 yaş:

- Size yaptığım bu örnekteki gibi herkes seramik figürünü yapmaya başlasın bakalım..Var mı sorusu olan? Söyle bakalım sen?
- Öğğğretminim benim annem ne zaman geliceekk?
- Hııı! Akşamüstü hepimiz evlerimize giderken senin annen de seni almaya gelecek canım… Tamam mı?
- Sen ne söyleyeceksin?
- Öğğretmeniem biliyoğ musuğğğğğn benim de babam gelicek almaya beniiiğğğ!!
- Tabi gelecek..Hepinizinki gelecek…Ama hadi bakalım önce bitirelim seramiklerimizi…Şimdi bakın bu sucuk tekniği vee çamuru böyle ….
- Benim peki benim de babam gelicekmiee?
- Ama bak beni dinleyin çamuru açıyoruz bu şekilde…
- Benim annem ?!
- Benim babam ?!
- Ben ama annemi çok özlediiiğğmm!!
- Bu kadar kaygıyla iş mi yapılır, yemişim seramiği diyosunuz ha? Haklısınız valla! Yaa ben de annemi çok özledim.!:)

5 yaş:

- Hadi bakalııım çocuklaaarr…Çamur verdiklerim hemen sucuk tekniği kullanarak panolarını yapmaya başlasınlar!
- Sucuuuukkk muuu? Ehe! Sucuk dediii!Püffff!(Gülüşmeler)
- Hadi kıkırdamayın başlayın bakalım…Aaaa sen niye yapmıyorsun?
- Çünküğğğ yapmaaağk istemiyoruğğmm!!!
- Hıımm…! O zaman senin kilin böyle önünde dursun sen isteyince yap olur mu?
Omuz silker cevap olarak…
- Sen ne yapıyorsun ?
Önündeki çamur yığınını göstererek:
- Şişman yağmur damlası, gökkuşağı da gelmiş üstünü böööööyle kapatmış…
- Bu yanındaki şekil ne peki?
- Canavar!
- Çok güzel olmuş, bir de Dali’ye sürrealist derler!:)
- Daaaaliiii miiiiii? Ehe! Daliiii dediiiiii!Püüüüümmffff! (Gülüşmeler)

5 yaş hayat size güzel valla dert yok tasa yok!:)

6 yaş:

- Merhaba çocuklar… Hadi başlayalım, konumuz insan figürü…
- Öğretmenim küpenis ne kadar güzeeel! Bakın benim de böööle vaaaar!
- Aaaa çok güzelmiş ama hadi başlayalım artık…
- Öğretmeniiim olmuş mu bu? Oturan adam yaptım!
- Çok güzel olmuş! Aferin!
- Ben de yatan yaptım!
- Ben de atlayan!
- Ben de zıplayan!
- Çoook güzel hepinizinki, bayıldım afferin size! Siz ne yaptınız bakim kızlar?
- Ben adam yapmadım böyle kolye yaptıımm..
- Sen?
- Ben de küpe takmış kız yaptıııım..
- Kızlar keşke takı tasarım dersine gelseymişim size ben, daha verimli olacakmışız sanki di mi!?
- Hi hi hi! Kikir kikir! Öğğğğretmenim çok komik birisisinis! Hi hi hi!
- Öğretmenim bi de kolyenis çok güzel!

Takınınız tokanız güzel olsun olmasın büyüyorus burda öğretmenim ilgimiz başka yere kayıyor!:)
Laf aramızda çok zevkli iş!;)

konu:

Kasım Kasım

0 kez kulakları çınlatılmış
Odanın havasızlığından mı yoksa havanın anlayışsızlığından mı bilinmez, lanetli pazarlar 6 günlük reklam kuşağının ardından tekrar başlamıştı ve ben bu dizi dizi günleri hiç sevmiyordum!

Dil bilgisi kitaplarından hatırladığım ölçüde şimdiki zamanın hikayesi kipini kullanışım da; bir umut, belki de bu pazarın farklı yaşanması açısından ufak çaplı bir hamail, yahut kimsesiz bir merasim niteliği taşıyordu..

Atasözlerinde yer etmiş kargaların kahvaltı merakı, gelişen yaşam şartları ve AB ye üyelik sürecinde yerini brunch kültürüne bırakmış; bununla beraber bu minvalde söylenmiş sözler ve kokoreç bir dizi yasaklarla boğuşuyordu.. İşte tüm bunlar olup biterken uyanıyordum pazar sabahına.. Gözlerimde oluk biterken masanın üzerinde farkettiğim kırmızılardan bir demet banknot, şu hassas düşünceyi düşürüyordu aklıma: "Aslında ev sahibi ailelerdir çocuklarına kiracı."

Akreple yelkovanın birbiri ardına düşmesi ve yelkovanın zamanın başlangıcından ve çarklı saatlerin icadından beri akrebi kovalaması bile aklımda güzel bir betimleme uyandırmazken, geçen 6 saat içerisinde ağzımdan çıkabilen tek irili ufaklı sözcük "Offf!" olmuştu.. Tabii unutmamak lazım, 3 saat öncesinde evin kapısına gelen çocuğa kurduğum "Ne kadardı hocam? Evet, küçük ayran istemiştim." tiratları bu güne dahil değildi. Hepsi de telefonda söylediğim "Bıla sokak.. Bıla bılaya... Bıla bıla ve küçük ayran" ile beraber farklı bir zaman diliminin yaşayan ve nefes alan canlılarıydı..

Psikologumdan ses soluk çıkmıyordu, çıkanlarsa büyük sesli uyumuna uymadığından olsa gerek, akciğerlerimin gerisinde bir yerlere küçük küçük dokunuyordu..

Cümlelerinin devamını merak ediyordum; fakat buraya kadar bile kimsenin okuyacağını düşünmediğimden sonuç bölümünü Lost a bağlayıp, kendimi adaçayı ve beypazarı kurusunun haşmetli ellerine bırakmakla bir çıkış yolu bulduğumu zannediyordum.. Ve evet, hala aynı kipte seyreyliyordum..



konu:

itef

0 kez kulakları çınlatılmış
İstanbul, Türkiye’nin ilk uluslararası edebiyat festivaline ev sahipliğine hazırlanıyor.
“İTEF, İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali” 31 Ekim – 3 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

http://www.istanbultanpinarliteraturefestival.com/tr/default.aspx

konu:

Ceren in Sergi Haberini Alan Esma ve Berşan

3 kez kulakları çınlatılmış




konu: ,

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

0 kez kulakları çınlatılmış

23:42

0 kez kulakları çınlatılmış

Yılın belli zamanları hatırlanan hurmalar gibiyim ..
Bir köşede durmuş, bekliyorum seni..
"Haydi gel,
Ay karanlık..."

konu:

liste 2

0 kez kulakları çınlatılmış

Son günlerde başıma gelen şahane şeyler:

1- İki Dil Bir Bavul http://www.perisanfilm.com/school/

2- Marx'ın Dönüşü http://www.dostlartiyatrosu.com/tiyatro_oyunlar_marx.html

3- Nana http://en.wikipedia.org/wiki/Nana_(novel)

4- Up/ Yukarı Bak http://www.pixar.com/featurefilms/up/

konu: , ,

liste

1 kez kulakları çınlatılmış

“Son günlerde karşıma geçip hayat hakkında ahkâm kesenler”e son sözüm: Kapayın o koca çenenizi! Akla ihtiyacım yok, paraya ihtiyacım var :)))
Bu hafta tepemi attıran şeylerin bir listesini yaptım:
1- İsmi lazım değil bir büyükelçilikten sergimin bulunduğu sanat galerisini arayan bayan, galeri sahibine sergi haberimi gazetede gördüklerini, daha sonra online portfolyoma bakıp çok beğendiklerini söylemiş. Veeee asıl merak ettikleri şeyin eserleri sergilediğim standları nerede yaptırdığım olduğunu söyleyip, onlara yardımcı olup olamayacağımı sormuş... S...tirin gidin! Banane! Beni hanımefendi sanatçı çizgimden kaydırmayın ülen! Hayır girizgâhı duyunca insan ,eser satın alıp sanatı sanatçıyı destekleyecekler sanıyor bir de hevesleniyor... La havle vela... Sıradan bir standı yaptırmak için harcadıkları mesaiye bak! Sersemler!
2- Boşanma aşamasında olduğum eşim bana sürekli "her zaman yanında olacağım" diyor. Bozuk plak gibi... Her zaman yanımda olacaksan ne demeye boşanıyoruz be adam? Uzatma! Yörüngemden çık!
3- Az maaşlı basit bir iş için aylardır görüşme yapıyorum. Bu insanlar ne kadar miskin ya... Ne kadar saçma herşey...
4- Yeni aldığım gri botlarıma uygun bir gri çanta arıyorum bulamıyorum. Hayır nedir yani neden bu kadar zor şık olmak hım?
5-Dudağımın kenarında uçuk çıktı. Kuzenimin hapşuruklarından kaptığım grip virüsü ile hafif depresyon birleşip bedenime imza attı. Uçuktan hiç haz etmem. Virüslü bir harddisk gibi hissediyorum kendimi. Geçsin!
6- Evde hiç çikolata, gofret yok! Dvd çalar bozuk! Herşey çingene pembesi görünüyor. Çay demlemeye üşeniyorum ve poşet çaylar da rezalet! Kitap okumak için gereken huzur yok! Ev keyfi için gerekli lojistik destek bir an önce sağlanmalı...
Bu kadar! Hayatımın 2010 sezonunu Lost'un 6. sezonundan daha büyük bir merakla bekliyorum.

Haneler Yabanhane 7 videosu izleniyor...

1 kez kulakları çınlatılmış
Haneler Yabanhane 7 videosu izleniyor...

Shared via AddThis

konu:

Karanlıktakiler

0 kez kulakları çınlatılmış

Film ve Çağan Irmak için söylenecek fazla birşey yok.

Tek bir cümleyle anlatmak gerekirse "İlk başta güldürür, sonra güven verir, en sonda da bitirir. Sana tavsiyem, hiç başlama. "

("Çağan Irmak' ın kırmızı font düşkünlüğü" isimli sinema-inceleme kitabım yakında tüm Çitos bayilerinde)

konu:

gaza gelmiş şikayet yazısı

2 kez kulakları çınlatılmış

Beni bırakın gidin siz ya… Ben, çok affedersiniz s.çmış bir insanım…
Valla bak kaçın, kurtulun, ayaklarınız daha yukarı; evet evet poponuza değecek şekilde aynen böyle, kaçın benden…

Seramik mezunu olmamla başladı her şey… Nasıl olduysa düştüm o bölüme, oysa ki resim ya da grafik okuyacaktım…Sırf Ceren ve İlhan Hoca’mı üzmemek için mezun oldum…Üstüne o gereksiz yüksek lisansı neden yaptığımı ise hiç bilemiyorum…Boşluğuma geldi diyelim…Büyük bir boşluğa!...

Hayatta da, iş yaşamında da başıma ne geldiyse o aptal bölümden mezun olmam yüzünden geldi… Anlamadılar, dinlemediler… Ekstra güç, ekstra emek istedi seramik bizden… Varlığı hep göz ardı edildi, yok sayıldı, saygı gördüğünde de anlaşılmadı… Ondan de geçtim, ekstra yer, pişirecek fırın, dünyanın masrafını istedi… Karşılığında üç kuruş maaş, sırt ağrısı, manasız mutluluk ve aynı anda manasız öfke, sadece kendine esrik bir ruh hali verdi…

Resimcilerden sadece resim yapmaları istenir, grafikçilerden sadece grafik tasarım, şairden şiir yazması, heykeltıraştan heykel yapması beklenir. Bir seramikçiden iseee elişi kâğıdından tavşan yapması, fırından anlaması ve fırın yemeklerini iyi yapması, kili iyi yoğurması ve iyi masaj yapması, kil gibi kuruması; ağzım var dilim yok demesi, güçlü olması, ağır taşıması, sabırlı olması, bütün o uzun seramik yapma sürecine ve istenen her şeye gülümseyerek cevap vermesi, çocuk ruhundan anlaması, büyüklere ders verirken ise altın günü ruhuna sahip olması, oysa ki bir sergiye gittiğinde de entelektüelliğin dibine vurması, resimden, mimariden, sanat tarihinden hatta tamirattan anlaması, sıcak, soğuk tüm şartlara dayanması, kimya bilmesi, temel sanat dersinin ve desenin kralını görmesine rağmen resim de çizebiliyor musunuz siz gibi dangalak sorulara maruz kalması, iki yıllık mıydı sizin bölüm sorusuna DÖRT! diye cevap vermesi, herkes normal saatlerde çalışırken ısrarla en uzun çalışma saatlerinde çalışması, kısacası hem kontes hem köylü kızı olması beklenir.

Yaşamayan bilmez ya valla yaşamayan anlamaz…Pek çok şeyi resim vs. gibi gayet iyi yapmama rağmen bir kere oradan mezun olduk ya yapıştı üstüme çıkmıyor…Diğer şeyleri de yapabildiğimi anlatamıyorum, anlatsam da diplomanda ne yazıyorsa o kuralı geçerli, bazen başvuramıyorsun bile hiçbir işe!!!

Cumhuriyetin ilk zamanlarında olmayacaksanız bi yürüyün gidin!Güzelliğine kanıp seramikte filan okumayın…!!! Kimsenin o erdeme ihtiyacı yok ,bizden “keşke bir seramik yapan olsa da ufkumuz genişlese” diye bir isteği de yok, kimseyi rahatsız etmeyin..!

Bkz. “modern ameleler”…

konu:

uydurma haftalar haftası !

4 kez kulakları çınlatılmış

Ankara’da sağda solda asılı afişleri görmüşsünüzdür…1-7 Ekim Camiler ve Din Görevlileri Haftası! Sözüm ona 1986 ‘dan beri kutlanıyormuş…Hayatımda ilk defa böyle bir hafta duyuyorum. Otobüste, orada burada insanlar aynı afişlere benimle aynı tepkileri verdiklerine göre, çoğu kimse de benim gibi yeni duyuyormuş gibi geldi bana bu haftayı…Yine bir otobüste rastladığım sağ koltukta oturan ve bu haftayla ilgili şaşkınlık bildiren konuşmalardan rahatsız olan bir teyze vardı , eşi müftüdür belki ya da onlar ailecek 86’dan beri evde kendi aralarında kutluyor olabilirler ,yadırgamıyorum…Neyse…

Mesela 1946’dan 80’li yıllara kadar okullarda kutlanan bir hafta vardı; Yerli malları haftası…
Bu hafta boyunca yerli malı kullanmanın önemi vurgulanırdı. Okula götürdüğümüz yerli malı yiyecekleri keyifle midemize indirir, kendi malımız değil mi böyle de keyfini süreriz diye birbirimize de ikram ederdik…80’lerde Özal döneminde önce şekil değiştirdi bu hafta, yerli malı diye kivi , ithal muz filan götürmeye başladık okula…Kendi km.lerce verimli toprağını bir yana koymuş dışarıdan afilli yiyecekler ithal etmenin tadını almıştık birkere…Ondan sonra da silindi gitti güzelim hafta…
Şimdi herhalde yöneticilerimiz de bir haftanın eksildiğini fark etmiş olacaklar ki yeni bir hafta koyalım diye düşünmüşler. “Bişey kutlardık yaa o neydi” filan demişler, e yerli malı da kalmadığına göre zaten “şu global dünyada ne yerli malı allahaşkına artık” tan hareketle, “Biz en iyisi cami ve din görevlileri haftası kutlayalım” diye karar vermişler. Evet evet ben anladım böyle olmuş bu…

Peki iyi hoş da bu hafta nasıl kutlanabilir… Bir düşünelim…

1) “Benim canım imamım”, “camiden aldığınız o pabuçları geri getirin!”gibi veciz sözler yazan cami mahyaları asılarak camiler süslenir.
2) Okula hafta boyunca kuran götüren çocuklar güne kuran okuyarak başlar, din görevlileri okulları ziyaret eder, bayrak töreninde o hafta istiklal marşı yerine “sordum sarı çiçeğe” okunur.
3) Belediye toplu mekanlarda mevlit şekeri dağıtır.
4) Neden “kiliseler ve papazlar haftası ya da sinegoglar ve hahamlar haftası yok piki örtmenim” diye soran çocuklara “sus bakim laik miyiz biz?” denir…

Böyle bir şeyler yapılsa gerek…
Hepinizin cami ve din görevlileri haftası kutlu olsun efendim…

konu:

"santus komolunpus" nöbeti*

2 kez kulakları çınlatılmış
Bizim milletin aklı biraz eren kısmının genel rahatsızlığı olarak seyreden “santus komolunpus” kronik bir ruh halidir ve ara ara seyreden nöbetler şeklinde hastaya isabet eder. Dıkş! Semptomları öncelikle müzmin keder, boğaz kuruluğu, afakan tutması, bulantı, kas ağrısı ve güz sancısı olarak karşımıza çıkar. Can sıkar…

Tezatların bir arada olması, evet bu en önemli haldir. Kalabalıklar içine yalnız, hem esrik hem ayık, bitapken uykusuz ve ille de açken iştahsız olur insan. Bedenine yabancılaşır… Sanki iç organlarının yerinde çakıl taşları vardır. Kanepeye uzanır, ağırlığını hisseder, sağdan sola, soldan sağa döndürdükçe bedenini, içini dolduran boz renkli çakıl taşarının yuvarlanışını duyar, asabı bozulur. Tıkıt tıkır tıkır tıkır…

Bulantı ise besin maddelerinden ziyade, ana haber bültenlerinden, gazetelerin eklerinden, dost nasihatlerinden ve tekmil beşeriyetten dolayı duyulur. Nöbet dönemlerinde hasta tüm bunlardan kaçmak ihtiyacı hisseder.

Tüm radyo frekansları ve elektronik iletişim ağlarının insanı bir koza gibi sarıp sarmaladığı “santus komolunpus” nöbetinde kas ağrılarının görülmesi de son derece olağandır. Kolunu bacağını oraya buraya uzatıp gerinerek kozasını parçalamak isteyen biçareler, sonunda tutulurlar. O olur!

Tüyleri diken diken, teni yer yer kurdeşen, gözaltları halka halka mor ve pijamaları üstüne bir beden bol olan hasta insan, nöbet süresince nereden geldiğini sezemediği uğursuz bir susuzluk derdi de çeker. Ne içerse içsin bu durum değişmez, boğazı su geçirmeyen killi toprak gibidir. Hani sanki ağzının içinde bir kara göl vardır ama suyunu bedenden esirgemektedir. Bu nedenle de az konuşur insan, ağzını açmaktan korkar. İçin kapanır… Öff! Daral gelir…

Sinir… Evet, o zaten olmazsa olmazdır. İnsan bedeninin en küçük parçasının bile varlığını tuhaf bir duyarlıkla hisseder. Ayak başparmağının üzerinde minik tüyler vardır mesela ya da göz kenarlarında belli belirsiz kırışıklıklar… Bunları fark eder. Çok çirkin olduğunu, aslında çok sevdiğini sandığı insanlardan nefret ettiğini, bir köpek alması gerektiğini, çok uzaklara taşınmak istediğini falan düşünür. Sonra vazgeçer. Sonra yine düşünür, sonra vazgeçer…

İşte yukarıda saydığımız haller nöbet süresince devam eder. Ta ki, “santus komolunpus” geri dönmek üzere bedeni terk edene kadar… Hıhım… Evet, efendim, böyleyken böyle…

konu:

bayram şekeri

0 kez kulakları çınlatılmış

"İyi bayramlaaaar!...Buyrun, buyruuuun! Bir tane daha alın lütfen!"

konu:

adalet

1 kez kulakları çınlatılmış

Bu ülkede sapla saman hep birbirine karıştırılıyor. İnsanlar ne kadar saçma sapan konuşuyor. Yok Münevver'in babası show yapıyormuş, yok efendim para istemiş, yok şöyle yok böyle... Hayır, anlamadığım şey Münevverin babasından bize ne? Adam bir insanın başına gelebilecek en feci acıyı yaşamış. Delirmiş bile olabilir... Bizi asıl ilgilendiren şey, genç ve masum bir insanın yaşama hakkını, hunharca elinden almış bir katilin cezasını bulup bulmayacağı olmalıdır. Kaygımız yalnızca "adalet" olmalıdır. Gerisi boş laftır!

Bu ülkede adalet var mıdır?


konu:

en sevdiğim

5 kez kulakları çınlatılmış
en sevdiğim 3 tatlı:
1 Dondurma
2 Güllaç
3 Laz Böreği
en sevdiğim 3 roman:
1 İnce Mehmet
2 Kırmızı Pazartesi
3 Kayıp zamanın İzinde
Eee...
4 Huzur
5 Ulysses
6 Kasvetli Ev
7 Suç ve Ceza
8 Gülün Adı
9 Apartman
10 Deniz Küstü
11, 12, 13.... ∞
Kitaplarımı tatlılardan daha çok seviyorum...
Ve hayattan daha çok seviyorum kitaplarımı...
Ve hatta kendimden daha çok...
Seviyorum...

konu:

pek yakında!

3 kez kulakları çınlatılmış


konu:

İki Eylül Akşamı

0 kez kulakları çınlatılmış


"2 Eylül 2016

Uzun zamandır iki şehir arasında mekik dokuyorum. Okul yıllarımda bulduğum ilk fırsatta -gece gündüz demeden- ilk otobüsle buraya gelmemin etkisi büyük herhalde, şimdi hayatımın bu şehirler olmasında..

Hesaplarımın değil çarşıya, istanbul sosyete pazarına bile uymadığı bir hayat geçirdim bu zamana kadar; yine de dönüp baktığımda hedeflerimden daha aşağısında bulmuyorum kendimi.. Bir(daha doğrusu 2) işim, yine iki evim ve O.. Bir de köpeğim.. Şimdilik bu kadarım ve bu bana oldukça yeter..

İki şehir, iki hayat..

Yıllar yıllar önce Hatırlı Sevgili mi ne diye bir dizi vardı televizyonlarda. O zamanlar şimdiki gibi Wintosh yoktu dizileri canlı canlı izleyebileceğimiz; önce bir set kurulur ve dizi çekilip kayda alınır, sonra da bize izletmek için televizyon adı verilen kutulara gönderilirdi yayın.. Öyle istediğimiz diziyi istediğimiz zamanda izleyemezdik haa, ana haber bültenlerinin arkasından gelen yarım saatlik reklamlardan sonra ancak başlardı.. Herneyse.. Lafı uzattım..
O dizide işte, Necdet diye bir çıpık kafa vardı.. Ve onun da bir pastanesi.. Galiba ilk orada kafama koymuştum ve dilemiştim, bir pastanem olacaktı ..

Yıllar sonra fırına verdiğim bu düşüm, şimdi kurabiye misali parçalarla önümde.. Hisselerine, kazançlarına, vergi defterlerine bakıyorum.. Yine çok kazanıyoruz.. Büyük adam olunca artık bu kelimeleri kullanıyor insan, ama aklımın hala bir yerlerinde gün gün yazıyor "demiş bir şair" tiratları...

Bir kısmımı doğduğum şehirde bıraktım, evraklarla ve tavşan kanı gibi merdivenli kolidorlarla o ilgileniyor.. Diğer kısmımsa hayatından 3 beyazı eksik etmemek adına O şehirde kalıyor haftanın yarısı, beri yandan da yine O şehrin evrakları ve kolidorlarıyla yaşıyor.. Çalışıyor yani arkadaşım, durmadan çalışıyor..

Bir şehir, bir sabah ..

Vardığımda artık O karşılamıyor beni.. Hayır hayır, düşüncesizliğinden değil.. Tam aksine en taze poğçacıkları, kahvaltıları hazırlıyordur şimdi.. Geçen seferkinin adı "Taaa-vacıyım hakim bey!" omleti ve yanında "KaraKaçak" çayıydı.. Bakalım bu seferkilere ne isim verecek çatlak!

Bir şehir, bir öğleden sonrası..

"Emme basma tulum peynirli ve fırında değil utancından kızarmış ekmek"miş! "Neden utangaç bu? Ne oldu da utanmış bu peynir?" diye sormuyorum artık; çünkü biliyorum o peynirin kişisel meselesi ve bizi hiç ilgilendirmez..

Yine unutmamış iki zeytini.. "Hangimizin melül bakışlı zeytinleri bunlar?" diye soruyorum.. O, zeytinlerini bana dikmiş, cevaplıyor; "Tabii ki benim.. 2 gündür kapanmıyor geleceksin diye.."
Utancından kızarmış ekmeklere sürdüğümüz tereyağı gibi oluyor içim.. Erimiş..

Aynı şehir, aynı günü akşamı ..

Çarşaflı yiyoruz.. "Onca senede en fazla bu şehire kadar gelebildi, hala diğer şehrime getiremedik şu mereti!" diye söyleniyorum, gülüyor.. "Olsun, oraya da biz götürürüz!" diyor.. "Ne iyi fikir! Hangi arada girişimcilik kursu aldınız küçük hanım?"
Kurs değilmiş, karbonhidrattan ve undan.. Undan alamıyorum bakışlarımı, pastacıdan alel acele çıktığımızdan burnundaki o küçük un tozlarını silememiş herhalde, parmağımda siliyorum.. Listelere beşinci sıradan giren dokunma hissim yine beni hayran bırakıyor O' na, onca yılda hiç mi değişmez bir insan? Ben bile kravata evrim geçirirken "siyaah! beyaaz! en büyük kartaal!" dedirttim saçlarıma, şu Fenerli halimle; O hala aynı..
"Benjamin Button gibisin, beyaz ve ince" diye mırıldanmaya başlıyorum, gülüyor, gülüyorum.. Artık kalmadı ayrı gayrı, gülüyoruz.. "
...

Belki yazacağım, belki de yaşayacağım daha bir çok satır var Eylül 2016 yla ilgili.. Nedense hepsini bu sayfaya hapsedip bitirmek istemiyorum..
Tüm bunlar benim "bencilce" isteklerim, arzularım, planlarım.. Daha sormadım O' na, henüz daha okutmadım.. Farketmez..
Biliyorum ki artık; hayallerime tek kişilik yastıklar geçirmediğimi anladığında, O da çevirecektir, gecenin bir yarısı, yastığının arkasını.. Çünkü ben sıcak yastıkta uyuyamıyorum..


konu: ,

30 Ağustos

2 kez kulakları çınlatılmış
"Mustafa Kemal özgürlük demek
En güzel şarkıdır dudaklarda
Yine başımızda nöbette yine
Kim demiş bizden uzaklarda!"

konu:

3G teknolojisi !

1 kez kulakları çınlatılmış

Gelecekte cep telefonuyla hayat daha da hızlı, daha da kolay, daha da farklı olacak…
Nasıl mı?
Mesela sabah kalktınız işe gideceksiniz, sunumunuzu evde unuttunuz, hemen hooop diye cebinize indirebileceksiniz sunumu… Yani o kadar önemli bir işiniz var toplantıda sunum filan yapacaksınız… Ama onu yanınıza almayı unutacak kadar da sorumsuz birisiniz, o şirkette yine iyi size güvenip hala görev veriyorlar…3G kullanabildiğiniz kadar şanslı da bir insansınız yani... Güne şükrederek başlayabilirsiniz…

İşe gittiniz neyse sağ salim… Tam asansörün önündesiniz…
Ne mi olacak…?Artık cep telefonunuzdan size merakla beklediğiniz bir haber gelebilecek, ekranda size el sallayan biricik karınız ve ultrason ekranında teknolojik çağa doğacak olan şanslı mı şanslı çocuğunuz…Bakın oradalar…Bakalım çocuğunuz büyüyüp de 5G, 12 P bilmem ne çıktığında, okulda arkadaşlarından görüp görüp, istekleriyle sizi bayılttığında da böyle sırıtabilecek misiniz…?!

O da ne…! Komşunuz arıyor sizin evden gelen sesler duymuş… Napıcaksınız, hemen 3G sayesinde evinizdeki gizli kameralara bağlanıp içinizi rahat……!!Aman tanrım çocuğun sizden olmadığını öğreneceksiniz…! Orda olmasanız da oradaymış gibi okkalı bir küfür sallayacaksınız karınıza…

Hemen çocukluk arkadaşınız Ethem’i arayacaksınız 3G sayesinde durumu salya sümük görüntülü olarak anlatabileceksiniz Ethem’e…Ve şöyle diyeceksiniz:

- Lenet olsun Ethem! Lenet olsun Teknolojiye, görmez bilmez olsaydım Etheeeeeeeem !!!!

Şimdi bu kadar pompalanarak pazarlanan bir ürünü ekonomik krizmiş filan dinlemeyecek olan tüketim çılgını canıııııııım halkım bütün kanallarını açmış tüm gücüyle hüpletmeye hazır beklemekte… Kimlerin kimlerin elinde göreceğiz, kötüsü herkesin elinde göreceğiz… İyi midir kötü müdür bilmeden, hiç fikrimizden süzmeden bize sunulanı var gücümüzle kabul edeceğiz…

Teknolojiyle hayat daha da hızlı, daha da kolay, daha da farklı olacak…
Yollarda cep telefonumuza bakmaktan birbirimizin yüzüne bile bakmaz olacağız, işe giderken başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmayı giderek unutacağız, çimen ne demek, uğurböceği ne demek google imagesden arayacağız…

3G VATANA MİLLETE HAYIRLI OLSUN!

konu:

uyku

0 kez kulakları çınlatılmış

Masum uyku...
Her günün dertlerinin
sonunda kaygılarımızı alan uyku,
Ağır işin rahatlatıcısı
İncinmiş zihinlerin merhemi
Doğanın ikinci şansı
Hayat şöleninin ana yemeği...

NTV yayınları "Macbeth" çizgi romanından...
Kafka "Dava" da taze çıkmış..
Tavsiye edilir...

konu:

diken gibi öğütler!....

3 kez kulakları çınlatılmış
Birinciler on dakika öylece beklerken buğulu bardaklarda; ellerimizi balkon demirlerinin korkuluklarına dayayıp ayakta; anlatılması zor bir saygı duruşuyla; bulutların arasından oluşan boşluktan yıldızları seyrettik… Çocukluk günlerimiz; özlemini çekip hiçbir zaman elde edemediklerimiz; kısaca tüm ‘keşke’ dediklerimiz; birerli sıra halende, tören yürüyüşüyle geçti önümüzden… Sonra, ‘akıl sağlığımıza’ diyerek bir bilinmeze kaldırdık kadehlerimizi… O gece komşu evden bozuk bir Arap şivesi ile gelen hatim seslerine karışıp gitti anason çiçeklerimizin kokusu!...

(Buradan itibaren yazılanlar; ikinci kadehleri doldurduktan sonra, sağ işaret parmağı ile bardağın ağzından ‘gıcırtılı’ sesler çıkartan adamın söylediklerinden aklımda kalanlardır.)

Yaşam denen tek perdelik, bu provası olmayan oyunda, özendiğimiz kişi rolünü oynamayı bırakıp da kendimiz olduğumuzda ‘kimlik’ bunalımından da kurtulacağız evvel Allah!... Aksi halde ‘kişilik sorunları’ çıkacak arkasından, o zaman daha çok yorulacağız!.. Tanrı’ya dua edip; sabah akşam da kullarına yalvarma yerine, ‘yapmayı’ denesek bir kez; yemin ederim başaracağız!… Göreceksiniz isteklerimiz bir bir yerine gelecek!… Yaradılıştan gelen yeteneklerimizin farkında olabilsek eğer, bir de ‘değiştirmeyi denemeden’ ve kıskançlık etmeden kabul edebilsek birbirimizi; ‘güçlerimizi birleştirmeyi’ de becereceğiz!… Babadan gelen milyarlarca tohumdan yaşama şansını yakalayan her birimiz, kötü kaderimizi de yenerek değiştirebileceğiz!… Bu nedenle hafife almamalıyız öz gücümüzü, hepimiz tahmin edemeyeceğimiz kadar önemliyiz!…

(İkinci kadehler bittikten on beş dakika sonra, üçüncü kadehe biraz fazla ‘dem’ koyan aynı adam, işaret parmağını birinci boğumuna kadar rakıya sokup, soluklanmadan konuşuyordu…)

Önce kendimizi sevmeliyiz… Bu birinci mesele… Bir de haksızlık ettirmemeliyiz kendimize… Hak ettiğimiz kadar da değer vermeliyiz her birimize… “Tevazu” denin illetin ‘iki kere övülmek isteğinden’ kaynaklanan bir ‘hafiflik’ olduğunu bilmeliyiz… Bu nedenle de boşuna yere eğilip bükülmemeliyiz!... Elmanın bir yarısını erkek diğer yarısını kadın, bütününü ise ‘insan’ gibi bilmeliyiz!… Bir yerde elmanın bir yarısı yoksa, orada ‘insanlığı’ boş yere aramamalıyız!... İnsanlığın ‘prototipi’(*) ilk insanın Adem gibi cinsiyetli olmadığına inanmalıyız!… Cinsiyeti ve ondan türetilen ‘namus’ gibi değerleri önümüze dizilmiş engeller gibi görmemeliyiz!... Tanrı’nın insanı yaratırken, ona özgüleyerek verdiği hiçbir şeyi kendimize yasak etmemeliyiz!… Alın size bir örnek: “erkekler ağlamaz”, “kadından imam olmaz” dememeliyiz!…

(Yanı başımızda ölenin affedilmesi için dualar edilirken, dördüncü kadehler doldu kendiliğinden…)

“Sağ iken şeytan gibi gördüklerimizi, nedendir bilinmez, öldüklerinde bizim gittiğimiz yerde (Cennet’te) görmek isteriz!...” (**) Bu nedenle onları acımasızca eleştirir, ‘gıybet’ (***) ederiz… Bu da ‘tebliğ etme’ (****) gibi bir diğer kutsal görevimiz!...
Aklınıza zar zor gelebilen en güzel sözleri, sakladığınız kişiye söyleyemezseniz; hiç yaşanmamış gibi dip diri duran duygularınızın muhatabına bir selam veremezseniz; sevdiklerinize, onları sevdiğinizi her fırsatta belli edemezseniz; paylaştıkça paylaştıklarınızın çoğalacağını da hissedemezsiniz!… Paylaşmanın keyfini çıkartamazsınız!... Hiçbir zaman ‘paylaşacak bir şeyim yok’ diye düşünmeyiniz!… En basitinden soluduğunuz havayı ikiye bölmeyi deneyiniz!…

(Bu arada bir sinek düştü bardağa… Rakı parmak boyundan aşağıda kaldığından, sineği kurtaramadık daha… Su ilavesiyle biraz yükselttik yukarıya… Sonra da özgür bıraktık… Bardağa biraz daha ‘dem’ mi koysak, yoksa hayatı mı doldursak?...)

Yarın göçüp gittiğimizde, bizi yaşatacak olan neleri bıraktık geriye?.. Bu soruyu atlayarak devam edemeyiz bu sohbete… Kocaman bir dalga gibi bizi altına alacak kara toprağa, elbette günü geldiğinde borcumuzu ödeyeceğiz… Ama ‘yaşarken ölmek’ diye tabir edilen borç kimlerden miras kaldı bize?... Bir de bu soruyu irdelemeliyiz… Bir gün koynuna girip uyumayı düşlediğimiz yaşam kokan toprağın, bugün neden sarılamıyoruz boynuna?... Neden “Usta bir elin fırçasından süzülen boyanın, hüzünlü bir şarkının tınısını ile birleştiği yerdedir benim eserim!” diyemiyoruz… Bu nedenle de makineli tüfek namlusundan çıkan mermiler kadar etkili ve boyumuzdan oldukça büyük(!) sözleri ‘bu kafa’ ile söylemeliyiz!…

Ters çevirdiğimiz ‘kavanoz dipli’ bardağın altı ile darbuka çalınmıyor ama, Cumhuriyetin bütün ekonomik değerleri bir şekilde çalınıp satılıyor elin gavuruna… Kadehlerimiz bitti; üstümüzdeki açılan bulutlardan ‘göğün kapısı’ görünmedi daha!... Yıldızların şu parlak olanı Çoban Yıldızı mı bilmiyoruz!… Ama ‘çoban ateşleri’nin Anadolu’nun her köşesinde yakıldığını, rüzgarın sıcaklığından hissediyoruz!…

Cemil Can
03.08.2009

konu:

gerekirse çizerim

5 kez kulakları çınlatılmış

konu:

Oradan Buradan

8 kez kulakları çınlatılmış
"Cipralex yüzünden midir nedir kaygılarım, hüzünlerim uçup gidiveriyor elimden. Yazamıyorum..." demiş Ceren.. Madem ki bir türlü fırsat bulup yazdıramıyorum o ilacımı ben, davranayım on parmak klavyeme..

- Pireli Blog yazarlarını ayrı, okurlarını ayrı anlamıyorum.. Yazdık mı toptan yazıyoruz birbirimizin ardı sıra; okurlarınsa genellikle söylediği "ya ben bir girip bakıyorum arada, üstten başlıyorum okumaya.." oluyor..

- Yukarıdaki cümleyi kuranlardan birisi ise, aşağıdaki yazıda da adı geçen Onur du.. 68' liler sergisinde tanıştık kendisiyle.. İlk el sıkışmamızda "hııı memnun oldum" deyip, Pireli Blog mevzusu açıldığında ve benim oradaki Berşan olduğumu öğrendiğinde daha samimi bir tavırla "aaaa sen o Berşan mısııın! Daha önce niye söylemedin ya!" dediğini hatırlıyorum..

- Orada Onur' a söylemek istediklerimi, Ankara daki imza gününde Ersin Karabulut, haberi olmadan kendisine söylemişti: "Kaç tane Berşan tanıyorum ki ?"

- Ceren bir garip insan.. Dışarıdan bakar Zuhal Olcay tavrını görürsün, seramik sanatçısıyım dediğinde şöyle bir geri durursun masada ama üçüncü cümlesine "Anacım..... Bizimkisi de...." diye girdiğinde dank eder kafana... Profesyonel bir ev kadını o !!

- Şero gidiyor.. Esma' nın bir dahaki doğum gününde görüşemeyecek miyiz yani ?

- Yetenek sınavlarına az bir süre kaldı.. Var mı İmgeselime el atacak?

- Ve Mutlu.. Rahatsızlandığını duyduğumda önce geleyim dedim, ayaklarım iki adım geriden yürümeye koyuldu o andan itibaren.. Telefonunu aradığımda da sen açamadın -ki uyuduğunu tahmin ediyorum- .. Umarım iyi bir uyku çekersin bu gece.. Umarım iyi olursun..

[ 'Ufak' bir fısıltı: Pireli Blog buluşması yakında !!! ]

konu:

öf!...

4 kez kulakları çınlatılmış


Öf!...

Yoruldum vallahi...

Süper Kadın mıyım neyim? Popom minder yüzü görmüyor çok afedersiniz...

Görümcemler ki tam burada "görümcemgil" sözcüğü de kullanılabilir, NewYork'tan kesin dönüş yaptı. "Kesin Dönüş" ne demektir? Yurtdışında yaşayan yakınlarımızın muhtelif bavullar ve koliler eşliğinde uçaktan inmesi, buralarda hiçbir yere sığamaması, jet lag olması, memlekete dönmenin rehavetinde Türk mutfağına balıklama dalması eşliğinde "Turkish City Life"tan tiksinti duyması sonucu hazımsızlık çekmesidir.

Kuzenim evleniyor. Düğün hazırlıkları son hız devam ediyor. Teyzemin panik atak olmasından korkuyorum. Düğün için diktirdiğim kıyafetimi terziden almam, saçlarımı boyatmam, kuzenime takmak için altın takı almam, valiz hazırlamam gerekiyor. Ayrıca her evli Türk kadını gibi tüm bu ayarlamaların erkeklere uyarlanmış olan kısmını da kocacığımın yerine yapmam gerekiyor. Elbette o benden sonra geleceği ve bir süre daha yuvamızda kalacağı için evde yapılması gereken ayarlamalar da cabası... Sonra teyzemin yanına gidip zeytinyağlı dolma sarmasına yardım edeceğim. Emir komuta zincirine göre en alt kademeyi işgal ettiğim için düğüne kadar ve hatta düğün boyunca aldığım tüm emirleri de eksiksiz yerine getirmem gerekecek.

Sonra Ülke ve Onur'un düğünü var sırada. Orada farklı bir atmosfer olacak. Gelinin yakın arkadaşı kadrosundan ben, damadın kankası kadrosundan eşim düğünde boy göstereceğiz. Daha eğlenceli olabilir kanaatindeyim ancak Ülke'nin kaşları da şimdiden kalktığı için o kadar da emin değilim...

Heyhaaat!

Üçüncü kişisel sergimi açmak niyetindeyim. Projem neredeyse tamamlanmış olarak atölyede sukünetle beni bekliyor. Arasıra kapı aralığından onlara bakıyorum. Onları seviyorum ama şimdilik yüz vermiyorum pek. Nedir yani? Zerre kadar sanattan anlamayan galericilere sırf o boktan galerilerinde sana sergi açsınlar diye sırıt. Zerre kadar sanattan anlamayan alık memleketim insanına davetiye hazırla, gönder. Açılış kokteyli organizasyonuna gir. Basın bülteni yaz, şarap içmek için gelecek olan muhabir arkadaşlara da ayrıca sırıt, belki iki satır haber yaparlar sergiyi diye... Kaide tasarla, Murat onca işinin arasında onları hazırlatsın. Bir tane bile iş satamayacağını bile bile eserlerini fiyatlandır...Ne olacak yani iyi bir sergi çıkarmak için kendimi paralayacağım da... Kim anlayacak? Sen söyle sen işit... Ne dersin bu işe Hurşit? Ya da Cemşit? Naşit de olabilir...

Raku fırını yakmam lazım. Hayatın hayhuyundan vakit bulamıyorum. Hem sonra perdeleri yıkamam da gerekiyor. Ben gidince çiçeklerime kimin su vereceği ise henüz netleşmedi... Okumam gereken sancılı kitaplar var. Gelin görün ki ben aldım elime bir aşk romanı keyif çatıyorum. Şıpıdık terlik günlerimdeyim. Cipralex yüzünden midir nedir kaygılarım, hüzünlerim uçup gidiveriyor elimden. Yazamıyorum...

Şimdi çıkıp kuaföre gideceğim. Oradan da terziye... Akşam sinemaya gideceğim. Sonra dönünce gece bir parti çamaşır yıkarım, askıdakileri de o ara ütülerim. Yarın, son alışverişlerimi tamamlamam, bavul hazırlamam, evi çekip çevirmem ve kayınvalidemlere ve görümcemlere hoşçakalın ziyaretine gitmem gerek. Arabamın sigorta pulunu da halletmeliyim. Bir de...

Öfff!

konu:

(ne)güzel sanatlar!

5 kez kulakları çınlatılmış

Mezuniyet sonrası 1.sene…

Dubi li bip…Du bi li bip…

A ha telefonum çalıyor!!

- Alo?
- Esmacım sen misin canım?
- Benim buyurun?
- Ben Hayhay Hocan okuldan…
- Aaaa hocam nasılsınız?
- İyiyim yavrum sen nasılsın? Bak şimdi sana ne diyeceğim, nasıl olsa yüksek lisansa başladın, Bilmem Ne Meret Üniversitesi “seramik” bölümüne “araştır da gör.” alınacakmış..Hemen başvur yavrum oldu mu?
- Aaa hocam gerçekten mi? Çok teşekkür ederim haber verdiğiniz için..Hemen hemen başvuruyorum..Uçuyorum giriyorum sınavlarına…

Sınavda ;

- Esma Hanım, portfolyonuzu inceledik… Çalışmalarınızı beğendik, ancak; yüksek lisansınız daha bitmemiş… Biz bitirmiş birini istiyoruz ki gelip hemen burada çalışmaya başlayabilsin… Büyük üniversitelerde eğitimim sürüyor bahanesiyle buralara gelmiyorsunuz kadroya girince…
- Ama ben öyle biri değilim…Valla gelirim bak…
- İşte olsun biz emin olmak istiyoruz... Yüksek Lisansınızı bitirin, ha bir de, Hede, Hödö, Öteki , Beriki ve deeeee Ebesinin Örekesi Sınavlarına da girin geçer notları alın öyle gelin kadroya alalım sizi…
- Peki tamam, ben öyle istiyorum ki bu işi, bi de öyle seviyorum ki seramiği hepsine giricem, hepsini yapıcam hiç kuşkunuz olmasın…

Yüksek Lisans bittikten hemen sonra…

Dira nay nom dira nay nom nooooommmm

Telefonum nerde yaaaa..Hah!
- Efendim?
- Esma Hanımla mı görüşüyorum?
- Buyurun benim…
- Esmacım ben Fehiman Teyzen çocum…
- Fehiman Teyze?
- Yavrum annenlere uğramıştım, annen anlattı; okulu bitirdiğinden beri bir baltaya sap olamamışsın, nereye başvurduysan hiçbir okul almamış seni…( Sağol Anne!) Düşündüm, bizim Allahın Unuttuğu Yerde, Kuş Uçmaz Kervan Yolu Bulamaz Üniversitesinde, kayınvalidemin ahretliğinin küçük oğlu profesör…
- Aaaa KUKÜ evet biliyorum o üniversiteyi, eee?
- İşte onu ben aradım senden haber bekliyorlar yavrum bak numeroyu veriyorum , yaz şimdi..Hemen ara, gir sınavlarına, benim arattığımı söyle..Çocukluğunu biliyorum o keretanın, benim söylediğimi duyarsa alır seni mutlaka…
- Peki Fehiman Teyze…
- Bak yavrum Uzak muzak deme git buraya, çok kişi de tercih etmiyor alırlar seni, tamam mı çocum?
- Tamam Fehiman Teyze giderim giderim, gitmiycem de ne yapıcam zaten..
- Hadi yaz; 0 533……..

Yazılır…
Aranır…

- Alo buyrun?
- A a lo? Merhabalar efendim ben sizi Fehiman Teyzenin aracılığıyla arıyorum…
- Kimin?
- Fehiman Teyze, şey o size benden bahsetmiş galiba bana numaranızı verdi.
- Tanımıyorum hanfendi ben öyle birini…
- Şey için üniversitede kadro için ( yer yarılsa içine girsem, Fehiman Teyzenin romatizmalarına bitane de ben geçirsem…)
- Haaa şu annemin şeyinin şeyi haa evet bahsetmişti…
- Hah hah o işte!
- Şimdi sizin ÜDS, MÜDS, ALES, BELES, UPS UP, WHAT’S UP , EÖS (ebesinin örekesi sınavı) bütün sınavlarınız tam mı?
- Hepsi tamam bir tek, EÖS ‘den bir türlü geçer not alamıyorum..70 almam gerek ama 69 bir sakıncası olur mu acaba?
- Olur tabi… 70 istiyoruz..
- Ama sizin üniversitenize benden başka başvuran yok ki abartmasanız aslında?
- Yok abartıyoruz, istiyoruz...Siz o sınava şimdi Aralık’ta bir daha girin, 70 alın…Yüksek Lisansınız bitti mi peki?
- Bitti evet verdim tezimi, bitti…
- Aaaa o zaman bir de doktoraya başvurmanız lazım, doktoraya başlamadan alamayız sizi kadroya..
- Offf dandini dandini dastana, danalar girsin KADROYA!!!
- Efendim?
- Yok bişi!
- Tamam hanımefendi, siz şimdi sınava girin dediğim gibi geçer not alın ve doktoraya başlayın beni öyle arayın hadi bakalım marş marş!
- iyi günler…!!

2 yıl sonra…

- Doktoraya neden girmek istiyorsunuz Esma Hanım?
- Ben öncelikli olarak Türkiye’de Seramik Sanatı alanında çalışmalarımı sürdürmek, gelecek yeni nesillere bu alanda bilgi birikimlerimi aktarmak ve üniversiteniz bünyesinde yeni bilgiler öğrenmek istiyorum…
- Hım güzel cevap, teziniz de gayet iyi, çalışmalarınızı da çok beğendik…
- Sağ olun…
- Ama sizi doktoraya alamayız…
- Hopalaaaa, niye ya?
- Fazla idealistsiniz, hem seramik mi kaldı ya bu ülkede..Bir grafik filan olsa neyse, yükselen değer deriz alırız da, zaten bu bölümden mezun olduğunuz için başvurabileceğiniz bölüm ve üniversiteler bir elinizin parmağından az…Boş verin yol yakınken siz başlamayın doktoraya filan, hem başlasanız ne olacak EÖS ‘dan geçememişsiniz kadroya da giremezsiniz hiçbir yerde…Kaçtı EÖS’niz?
- 69! Üç senedir giriyorum hep 69 alıyorum!
- Neyse başarılarınızın devamını dileriz..Sıradaki…

2 yıl daha sonra …
Dadada daaaaaammm dadada daaaamm

- Alo?
- Yavrum merhaba ben Teyzenin komşusu Hakyemez Amcan nasılsın?
- İyiyim Hakyemez amca ne vardı?
- Bana dediler ki sen okulu bitirdiğinden beri bir halt…
- Biliyorum biliyorum olamadı edemedi dediler evet başka?
- Şimdi ben senin için uğraştım bak umudunu kaybetme yavrum sen akıllı kızsındır, bak bir numara vereceğim muhakkak ara e mi yavrum… Dekanla konuşturacağım seni..
- Boş ver Hakyemez Amcacım yaa, yani iyi niyetinizden kuşkum yok, ki adınız da Hakyemez zaten ama boş verin valla…
- Ne demekmiş o hadi ara bakim....Bak söylüyorum…
- Tamam peki…

Numara alınır…
Aranır…

- Alo Buyurun…
- Merhabalar ben Hakyemez amca aracılığıyla arıyorum…
- Tanımıyorum öyle birini…
- Uzatmayalım beyefendi şeyinizin şeyi işte ya!
- Ha evet evet hatırladım… Siz kadro için, ama doktoranız var mı?
- Yok!
- Bu zamana kadar girseniz iyi olurmuş…
- Evet!
- Peki EÖS?
- 69
- Kıl payı tüh!
- Hı hı!
- Üniversitemizin şuanda seramik bölümü yok zaten ama açılacak ilerde siz sınavlara girin doktoraya başlayın alalım sizi inşallah bölüm de açılınca…
- Hım Peki!!!!

Dumbiri dumbiri bi ri ri riii!!!

- Defolun gidin ulaaaaaaaaaaaaaaann!!!! Açmıyorum lan telefonları!!!!!

( Uzar gider!)

* Atilla Galatalı, Sadi Diren filan yok muydu bu ülkede? Sanat eğitimi ne zaman böyle hiçbir amaca hizmet etmeyen aptal saptal sınavların ablukasında kaldı? Okulların Seramik Bölümleri ne durumda ve nereye gidiyor? Bu konuda daha ne kadar dirayetli ve ne kadar istekli olabilirim? Benim gibi yüzlerce bir şeyler yapmak için çırpınan seramik mezunu var !

konu:

Çukur

2 kez kulakları çınlatılmış

Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru

Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar

Beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan
çukur

(Ne zamandır Pireli Konuk görünmemişti semalarımızda madem; 2009 Temmuz' unun Pireli Konuk' u da Sunay Akın olsun..)

konu:

kauntri tarzında şarkı sözü

2 kez kulakları çınlatılmış

Okudum okudum alim oldum ovv yeeaahh!!
Sıcak başıma geçti, hayat k..çıma...
Denizlerde geri geri kulaç attım,
İnci bulucam derken deniz kestanesi battı ayağıma,
Canım çok yandı, iğnesini söktüm attım.

Ye ye ye ye ye yeeeeeeeeeeeeah!!
Dubi dubi dubağğ biiiiiii !!

(Başka tarzlarda da şarkı sözü arayışlarım sürecek!)

konu:

aylak yaz

0 kez kulakları çınlatılmış

Balkon kapısı açıldı yine. Tüller uçuşuyor serin rüzgar içeri girerken. Roman okuyorum. Her yaprağın çevrilişinde bir ahenk var. Dışarıdan havuzda oynayan çocukların bir de çimleri sulayan fıskiyelerin sesleri geliyor... Esniyorum.

Yaz... Aylak...

Uyuyakalmışım. Rüyamda kendimi kabarık etekli, pembe, dantel bir elbise içinde balkonda süzülürken gördüm. Güneş batmak üzereydi. Sardunyalar açmıştı saksılarda. Balkon demirlerine tutunup aşağıya bakıyordum. Daracık bir sokakta oyun oynayan çocuklar ve gülüşen kadınlar vardı...

"Annanneeee!" diye seslendi komşumuzun torunu. Uyandım.

"Kalkayım, bir bardak soğuk su içeyim, saçımı başımı toplayıp, arabama bineyim, yolda bir pastaneden ekler pasta alayım, sonra Esma'lara gideyim, çay koyarız, kahve içeriz, fal bakarız, iki lafın belini kırarız, karpuz yeriz..." diye düşündüm. Üşendim...

konu:

Vesikalık Yarim

1 kez kulakları çınlatılmış
( şapka devrimi öncesi fesim, depresyon hırkam ve ben)

İsmimin yanında açılmış bir parantez, içerisinde de "Kişinin 492 tane fotoğrafını göster" yazılı butoncuklarım olmadığından belki; Türkan Şoray kirpikleriyle dahi hayata artist gözleriyle bakamadım..

Bir gazete editörü titizliğiyle inceleyerek, ince eleyerek, sık dokuyarak, sık dokunarak seçiyorum kullanacağım fotoğraflarımı.. En son vesikalık çekinmelerine de "Nasıl olsa bir şeye benzemeyecek; bari değişik birşeyler olsun" gittiğimdir herhalde, bunun en yerinde kanıtı.. Bir tanesinde şık alacalı bulacalı gömlek üzerine envai çeşit tavşan kulakları, bir tanesinde de Polat Alemdar' dan hallice, pamuklara sarmalanıp sarınan atkılı pozlar.. Her biri doğuştan sahip olduğum tek hastalık olan fotoğraf özrümü ortaya seren şeylerdi..

Aslında fotoğrafları kaale almayışım sünnetimle başlıyor.. Hepsinde bir ben var ve bir de ben var benden içerü.. Açık ve seçik.. Sonra ilkokula başladığım dönemler geliyor, utanıp diğer benliğimin üzerini dolma kalemlerle boyadığım...

Fotoğraflarda beter çıkışım bunlarla da kalmıyor; bazı dönemler derdine çok düşülecek günler yaşadığım zamanlarda takılmışım objektife, sanarsın kıçımda kurtlar dürtüyor beni.. Yanımdaysa cemil cümle olanca güzelliği ve çapkınlığıyla pozlar atarak.. Bense üzerime gelen turuncu ışığın ve ısıtıcının mahurluğuyla bir beste çalar, müjganla fen-ağlaşıyorum..

Elim ehliyet fotoğraflarıma gidiyor.. Bir kravat, bir kafa ve o kafanın içerisini boydan boya dolduran bir dudak görüyorum.. Gerisi yaldızlı arka plan.. "Yakalarsam muk muk" diyen bu ifadem "İyi gece, tatlı rüyalar bitanem!" diyerek beni dizleri üzerine yatırıp, bir hikaye anlatıyor.. Bense uyuyorum..

konu: ,

michael jackson

2 kez kulakları çınlatılmış

Kendisiyle, ilk kez abimin 80'li yıllarda “annie are you ok, anne are you ok?” şarkısını “tenekeci volki, tenekeci volki” diye evimizin uzun koridorunda
söylerken tanışma fırsatı bulmuştum…
O zamanlar zenciydi, kıvırcık uzun saçları, apoletli ceketleri vardı…

Çocuk yaşta ünlü olmanın bütün isi pusuyla yüzleşmiş (bkz. bir şarkısın
sen vs programların gereksizliği), genç yaşta dünya starı diye anılmaya
başlanmıştı. Sesi, ilginç kıyafetleri, kendine has danslarıyla bu
dünyaya başka bir güneş sisteminden düşmüş gibi insanı kendisine hayran
bırakıyordu… Belki de bu sebeple sahne şovunda yaptığı yürüyüşüne
“moonwalk” deniyordu.

Babasının kurduğu önce “The Jackson Brother’s” daha sonra da
“The Jackson 5” adıyla anılan grupla sahneye çıkmaya başlayan
Michael Jackson, 80 li yıllarda kariyerine tek başına devam etmiştir.
Onlarca albüme, bir o kadar da ödüle imza atmış, 80 ‘li ve 90’lı
yıllara damgasını vurarak “Pop’un Kralı” (King of Pop) ünvanını almıştır.

Yaşadığımız zaman dilimine öyle sinmiş ve pop yaşam biçimi için öyle
bir simge haline gelmiştir ki ölümlü olduğu unutulmuş olduğundan,
ölümü dünya da şok etkisi yaratmıştır. Dev sahneler, müzik şirketleri, koreografiler, konserler, ışıklar, hayranlar, sosyal sorumluluk ve
insani yardım projeleri, spekülasyonlar, skandallar, davalar, ödüller,
kısa film tadında çektiği klipler, evlenmeler, boşanmalarla geçen,
çok kalabalık gibi görünen yalnız bir yaşamın sahibi…

Bu dünyadan “O” geçti…

dumanı üstünde :)

3 kez kulakları çınlatılmış


konu:

mahalle aşkına gece şiirleri 1

0 kez kulakları çınlatılmış












televizyonun 'stand by' daki kırmızı ışığı gibi gözlerin,
karanlığın içerisinde parlayan..
tam "kaybettim!" dediğim anda gelen
büyükşehir elektriği gibisin...

makinadan bulaşıkları çıkaracakken,
vakitsizce çalan telefon gibisin sevgili !
peşisıra ocakta yemekler unuttuğum ...
demliğin dibini tutturduğum ...

ve yokluğun .
papaz gibi olduğunda saçların
koşa koşa gittiğin berberde
"hah! usta dükkandaymış" diyemeden
saçını kalfanın, 
çırağın kesmesidir sevgili ..

istediğin modeli bir türlü anlatamadığın.. 
ve "natural" kesilmiş enselerle birlikte..

...

0 kez kulakları çınlatılmış
Çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde hayalleri, düşünceleri, ilke ve değerleri ile yaşamaya devam edecektir.
Ülkemizin başı sağ olsun.

konu:

pır pır

2 kez kulakları çınlatılmış
İçimde hüzünlü bir kelebek pır pır ediyor... Şöyle gözlerimi oğuşturduğum bir anda usulca esnesem ağzımdan dışarı kaçıverecek gibi... Korkuyorum, uçup da kaçarsa ruhumun renkleri solacak diye...
Esneyemem.

Konuşamam.

Gülemem.

Ağlayamam.

Dudaklarım mühürlü bu yüzden...

konu:

Esma Nisanı’ndan notlar iki nokta üst üste

5 kez kulakları çınlatılmış
“Esma çok iyi bir kıııııız!”
Öyledir. İyi kalpli iyi niyetli dostum benim.
“Esma çok kibaaaaar!”
Tabi tabi… Hele de işine burnunu sokmaya kalktıysan ya da o sırada çok acıktıysa…
“Esma çok şiriiiiin!”
Ne demezsin! Sinirlendiyse ve gözlerini sahanda yumurta gibi açtıysa... Saçları tel tel olduysa, burnu kızardıysa ve her cümlenin sonunda “Tamam mı? Tamam mı? Tamam mı?” demeye başladıysa ve sen de popon yiyorsa “Tamam diil” diyeceksen…
“Esma çok tatlııı!”
Bile bile bir hata yaptıysan ve o bunu gördüyse sen de acıyı tatlıyı görürsün… Benden uyarması.
“Esma miniciiiik!”
Hahaha! Görünüşe aldanan… Aldanır!
“Esma sessiiiiz…”
Hıhı… Öfkelendiğinde, neşelendiğinde ve kanto yaparken çoook sessizdir!
“Esma saf…”
Adaletsizliğin kokusunu kilometrelerce öteden alır, yalanı tanır ve en önemlisi insanı bir kalemde siler…
Esma iki nokta üst üste:
Dürüst, samimi ve ahlaklıdır. Nevi şahsına münhasırdır. Güler yüzlü, neşelidir. Sevgi arsızıdır. Beceriklidir ama azıcık tembeldir. Keyif insanıdır. Türk kahvesini, denizi, alakart restoranları, fesleğeni, muzu, sakı çiçeklerini, pijamaları ve terlikleri, yeşil boncukları, güneşli günleri, müzikalleri sever. Riyadan, soğuktan, baget sandviçten, erken kalkmaktan ve bilgisayarın bozulmasından nefret eder. Sevdiklerinin türlü cinsliklerine karşı kayıtsızdır. Mutlu’yu, Ceren’i, Begüm’ü (Bak şu cins tiplere bak!) ve en önemlisi Ceylan’ı idare eder. Paraya pula, dünya malına değer vermez…
Kadim dostum!
Sayfalar dolusu yazsam yine yetiştiremem… Bir tanedir, bir tane!

konu:

hayata dair çıkarımlarım 1

0 kez kulakları çınlatılmış

1- Hiçkimse vazgeçilmez değildir. Ben bile :)
2- İyilikten maraz doğar kanaatindeyim ama merhamet ağı tüm benliğimi sarmış durumda ;),
3- Ne kadar akıllı ve bilgili isen o kadar bihaber görünmelisin, hiç oralı olmamalısın... Evet, bunu da yazdık bir kenara...
4- Üç kere düşünüp bir kere konuşmalıyım, beş kere düşünüp bir kere yapmalıyım.
5- En iyi dostum vicdanımdır. Onu dinlemeliyim.
6- Fazla okumamalıyım.
7- Armudun sapı, üzümün çöpü vardır, görüyorum ama görmezden gelmeliyim.
8- Zaman herşeyin ilacıdır, beklemeliyim.
9- Ucuz etin yahnisi bol olur.
10- Bu nasıl iş yahu? Hayatta dair tüm çıkarımlarıma atalarımız çoktaaan değinmiş e nerede kaldı benim yaratıcılığım? Bu işleri bırakmalıyım...

konu:

Mutlu Başkaya’dan toplumsal eleştiriler

0 kez kulakları çınlatılmış
Seramik sanatçısı Mutlu Başkaya seramik ve karışık malzeme birlikteliğinden oluşan form ve düzenlemelerini, 8-24 Nisan 2009 tarihleri arasında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Kütüphane Sergi Salonu’nda sergiliyor.

Bugüne kadar seramik dalında dokuz ödül kazanan sanatçı, form ve kavramı birleştiren yapıtlarıyla tanınıyor. Özellikle toplumsal eleştiri ve taşlamalarıyla seramiğe farklı bir boyut kazandıran Mutlu Başkaya, bu son sergisinde de yine kavramsal içerikli çalışmalarına yer vermiş. Bu çalışmalardan en ilgi çekeni ise ilkini 2007 yılında yapmaya başladığı “Umut” serisi. Başkaya, “Günlük politikaların insanlar üzerinde yarattığı mutsuzluk, iyimser düşünüldüğünde küçük hayallerle umuda dönüşebilir. Bu düşünceden hareketle oluşturduğum formlarda merdiven, umudun sembolü; karamsarlığa kapıldığımızda, belirsizliği anlatan merdiven ise aydınlıktan karanlığa doğru gidişin sembolü” diyor.

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü öğretim görevlisi ve Türk Seramik Derneği Yönetim Kurulu üyesi olan Mutlu Başkaya, bugüne kadar üç kişisel sergi açtı; yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda karma sergi, sempozyum, forum ve seminere katılarak Türkiye’nin adını duyurdu.

konu:

bir zamanlar

2 kez kulakları çınlatılmış






konu: ,

gitme zamanı

2 kez kulakları çınlatılmış
Yolculuk, gene içe doğruydu.Bitmişliği bu kadar çok yakınımda hissetmemiştim.Beni geçiştirecek sadece kalem ve sigara vardı birde param olursa acı kahve.Ve büyük TANRI` nın sınaması bu sefer çok ağırdı bana göre.Ve sadece yardım et diyebildim.

Yolculuk gene başlamıştı, bavullar hazırlanıp eşyalar içeri konulurken, bende kokusunu son kez almak için derin bir nefes çektim şehirden bir parça benle gelsin diye.Yolculuk, gene içe doğruydu.Ve yaşanmışlıklar güzel kemanın eşliğinde çamaşır iplerine asılıyordu. Gerçi hüzünlerimi asacak mandalda kalmamıştı.Hüzünler hep gri mandalları ise bordo, küçük çıkmaz sokağın içindeki ahşap evin penceresinde.Görürdünüz hep, hiç kimsenin gözünden kaçmazdı. Yaşlanmasına rağmen yanındaki hiç bir eve yaslanmamıştı hatta yanındaki yeni yetmeler boyun eğmişti ona medet umarcasına.

Kocaman yüzyıllık kapısına baktığınızda çoktan kendinizi içeride bulurdunuz kokusunun verdiği hazdan.O kadar çok oda görürdünüz ki içeride hepsine bakmak isterdiniz, küçük çocuğu çıkarıverirdiniz dışarıya büyük yeşil çayırlarda oynasın diye. Yolculuk gene içe doğruydu ve odaların çoğu kapalıydı.Nereye gitsem, nereye baksam tamir istemeyen o ahşap evi görürdüm tamire ihtiyacım olduğu zaman.

Gitme zamanı...

Ahmet Odabaşıoğlu
Taksim Tünel İstanbul
Mart-2009

konu:

modernizmin izinde

0 kez kulakları çınlatılmış
"Günümüzde düşünce, sanat ve kültürde yaşanan tarihsel krizin muhtemel gelişimi ve çözümü üzerine bizim de kendimize ait bir önerimiz olacak mıdır, olmayacak mıdır? Batı sanatı ve kültürü ile ilişkimiz yine hep o alma-aktarma-distribütör kalma biçiminde mi yürüyecek yoksa kendimiz olup oraya etkili ve özgün bir katkı mı getireceğiz? "
Ekrem Kahraman
Türkiye’den 11 seçkin sanatçının, Fransa’da Paris – Arles – Saint Remy – Saint Maries De la Mar – Barbizon/ Fontainebleau ve Auvers sur Oise’de
gerçekleştirdikleri,
“Vincent van Gogh’un Peşinde/Modernizmin İzinde”
başlıklı proje kapsamında yapmış oldukları çalışmalardan oluşan sergi ile etkinliği belgeleyen ünlü Fransız fotoğraf sanatçısı Sophie Bassouls’un fotoğraflarının yer aldığı
“PARİS-İSTANBUL”
başlıklı kişisel sergisi 17 Mart-26 Nisan 2009 tarihleri arasında
BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ’da açılıyor.

“Vincent van Gogh’un Peşinde/Modernizmin İzinde” projesi etkinliğini Benşah Tekstil (İbrahim Benli), sergiyi ise Fransa’da yaşayan sanatçı Ahmet Onay Akbaş ile Ekrem Kahraman birlikte organize ettiler.

9-16 haziran 2009 tarihleri arasında Türkiye’den 11 seçkin sanatçı
A. Onay Akbaş, Özdemir Altan, Tomur Atagök, Habip Aydoğdu, Bedri Baykam, İbrahim Çiftçioğlu, Adem Genç, Ekrem Kahraman, Bünyamin Özgültekin, Barış Sarıbaş, Utku Varlık ile bir grup yazar, sanat tarihçi ve entelektüel (Cumhuriyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, gazeteci Mehmet Basutçu, gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Coşkun Aral, sanat tarihçisi ve yazarları Ümit Gezgin, Prof. Dr. Kıymet Giray, Abdülkadir Günyaz, Çetin Güzelhan, İbrahim Karaoğlu, Prof. Dr. Kaya Özsezgin, etkinlik sponsoru İbrahim Benli, Gül Ar, şair Sunay Akın, AKUT başkanı dağcı ve yazar Nasuh Mahruki, belgesel filmciler ve kameramanlar Mustafa Asım Dinçer, Serkan Koç, Fransız fotoğraf sanatçısı Sophie Bassouls) olmak üzere 25 kişilik bir topluluk Hollanda asıllı ünlü sanatçı Vincent van Gogh’un peşinde, modernizmin izinde Türkiye’de ve Fransa’da bir araya geldiler. Türkiye’de başlayıp Fransa’da devam eden bir dizi oturumda günümüzde insanlığın ve sanatın yaşıyor olduğu tarihsel krizi, muhtemel gelişimi ve çözüm önerileri üzerine birlikte düşündüler. Van Gogh ve modernlik üzerinden dünyada ve Türkiye’de düşüncenin ve sanatın durumunu tartıştılar; bir dizi sanatsal çalışma gerçekleştirdiler. Tartışma metinlerinin kitap haline getirilme hazırlıkları devam etmektedir.

konu:

haka dansı

4 kez kulakları çınlatılmış

Samsun İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Sanat Sokağı'nın ellerinden alınmasına çok içerleyen, sanatsal etkinliklerini sergileyebilecekleri yeni bir sokağın gösterilmemesine ise fena halde kafaları bozulan ve kendilerine sözler verip yerine getirmeyen siyasetçileri "Haka" dansı ile protesto eden sanatçı dostlarımızı saygı ile selamlıyorum.

Helal olsun diyorum!
Ve bu yazıyı "incir çekirdeği" etiketi ile etiketliyorum. Çünkü bu memlekette "sanat" incir çekirdeği ya da en fazla karpuz kabuğu bir mevzudur.
Yo yo hayır, kimseye dırdır etmeyeceğim, "siz nasıl insanlarsınız, bu memleket nasıl memleket" sorularına da bağlamayacağım. Sadece şu fotoğrafa bakacağım, sadece...
Eyvallah!

konu:

seçim'09

2 kez kulakları çınlatılmış
Demek ki bu millet seni dinlesin istiyorsan "Bilmemne Spor" atklısını ihmal etmeyeceksin boynundan. Ve ağzından köpükler saça saça bağıracaksın meydanlara. Yalan söyleyeceksin. Yerel lezzetlere sulanacak ağzın...

Neyse...

"Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkem"de oy verebileceğim tek bir parti yok. Kötünün iyisine basacağım mühürü yine. Sandığa gitmemeyi denedim daha önce ve bu küskünlük kimsenin umurunda olmadı. Zaten benim umurumda olan şeyler etrafımdaki çok az insanın da umurunda. Herkes o kadar cahil, o kadar ahmak ve o kadar çıkarcı ki...Çok yalnız hissediyorum. Bu ülkenin en ötekisi benmişim gibi...

Küçük bir kızken, "Çok yalnızım." dediğinde sevdiğim biri "Ben varım." derdim. O zamanlar yalnız olmadığıma ikna etmiştim kendimi. Kadim dostluklar vaat etmiştim... Heyhat! Zamanla gördüm hayatın kendi kurmacamız olamayacağını, büyüdüm. Ve bugün ben de "Çok yalnızım." dedim. "Ben varım." diyen de çıktı üstelik. Anladım ki, bu "Ben varım." limon kolonyası gibi bir şeymiş. Sağaltmıyor ama ferahlatıyor hiç değilse. Var olsun!

Şimdi plazma tv'nin ekranında bir haber kanalı açık. "Seçim'09" başlığı altında baş ağrıtıyor. Pencereden dışarıya bakınca; gri bulutlar, çok katlı mimari baskılar, ne hikmetse çamurlu sokaklar ve başıboş sokak köpekleri görüyorum. Poşet çay içiyorum. Bu hayatın, bu memleketin tadı kaçtı çünkü. Keyifsiz yanlızlığım...

Adorno'nun "Kültür Endüstrisi"nde Tocqueville'den yaptığı alıntıyı paylaşmak istiyorum Esma'yla, onun da keyfi kaçsın diye:

"... tiranlık bedeni özgür bırakır ve saldırısını ruha yöneltir. Hükümdar artık 'Benim gibi düşünmelisin ya da ölmelisin!' demez. Şöyle der: 'Benim gibi düşünmemekte özgürsün; yaşamın, malın, mülkün, herşeyin sende kalacak, ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısın."

Evet... Yalnızlığım, anneannemden kalan küpelerim, kitaplarım, seramiklerim bende... Kim bu ülkede özgürce yaşamadığımızı söyleyebilir?

...

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim. "

Nazım,
Git başımdan! Sen öldün. Neden hala bir okyanus gibi engin ve masmavi ve derin yaşıyorsun... Ne demeye gelip ikide bir şu kederli başıma musallat oluyorsun!

konu:

Tik

0 kez kulakları çınlatılmış

Kaçamazsın..

Az konuşursan dinlerler seni.. Az yazarsan okurlar.. Az bilirsen eksik etmezler kömürünü.. Az seversen sayarlar.. Onlar hep az görüştüğünüzde özler seni..

Hep aradığın kitap az önce satılmıştır.. Günlerdir beklediğin haber az sonra yayımlanacak..
Klişeler azalarak bitmez Vedat Özdemiroğlu' na inat.. Az zamanda çok işi masal kaçkını azmanlardır tamamlayan..

Haftalar sonra bir defa daha karalıyorum bu sayfaları..
Biraz önce de bitti bu yazı..
Bir az..

konu:

yine de geldim

4 kez kulakları çınlatılmış
Ben geldim... Biliyorum, herkesin derdi başka ve başından aşkın. Ortak dertlerimiz de ortak geyiklerimize dönüştü daha çok. Yavanlaştı. Yine de geldim...

"Gezdin tozdun aman aman... Sazdın sözdün aman aman... Giderek üzdün bizi zaman..."
Hayat tüm dostlarımızı savurdu bir yerlere... Yalnızlığa alışabilir insan, alıştık da esasen. Ama hayallerimiz de kapıldı rüzgara. ..Rüzgara; serin ve sinsi bir rüzgara... Gözlerimle gördüm. Olsun, geldim.

"Yazdın çizdin aman aman... İncecik izdin aman aman... Sıraya dizdin bizi zaman..."

Hiç umut yok... Bense vazgeçmeyi gururuma yediremiyorum. Tüm gücümle hayata tutunmaya çalışıyorum. Elbette yeniden yeniden yenilmeye cesaretim var. Bazen biraz yorgun hissetsem de yolumu şaşırmıyorum. Geldim.

Ben o münasebetsizim. Hani "Kral çıplak!" diye bağıran oyunbozan var ya, o benim. Çenemi tutamayacağım. Beni pek o kadar sevmeyeceksiniz. Yine de geldim...

konu:

perdesiz köşk ve çarli’nin çikolata fabrikası arasında biryerlerde

2 kez kulakları çınlatılmış

- Sabah zili duymak, basıp tekrar uyumak…
Uyandıran filan da olmayınca uyumak uyumak ve işe yetişmemi sağlayacak otobüsü kaçırmak…
- O aceleyle şahtı şahpaz oldu şeklinde yarım yamalak hazırlanmak…
- Evde unutulmasından nefret edilecek bir şeyleri mutlaka unutmak ve yolda çığlıklar atarak hatırlamak…(eldiven, otobüs kartı, pek kıymetli bandanam vs…)
- İşe geç kalmak…
- Ben zaten partime marttime diye yiğitliğe şey sürdürmemek…
- Çay içmeye niyetlenmek ama ilk yudumdan sonra işe başlamakla, alınan çayı itinayla soğutmak…
- Çalışmak…
- Çalışmayı sevmek…
- Filler, ayıcıklar, periler, birbirini seven insancıklar, çiçekler, arılar, uğurböcekleri alemine dalmak…
- Nişan ve düğün pastalarından nefret etmek…Maket pastayı anlayamamak..(Yenmeyen pastanın ne anlamı var diye düşünmek, morali bozulmak…)
- Gelen bütün ikramları yemek…
- İş arkadaşıyla keyifle geyiğin dibine vurmak, onun ikram ettiği şeyleri de yemek…
- Sohbet etmek, öğle yemeğine gelenleri izlemiyomuş gibi yapmak, hayatlarıyla ilgili tahminlerde bulunmaya çalışmak…
- A.A’dan telefonuma gelen her mesajda heyecanlanmak ama her mesajın İstanbulda havadurumu bilmem ne diye o sabit nefret edilesi numaradan geldiğini görüp biraz bozulmak…Bozulmuyomuş gibi yapmak, “arkadaştan ya” diyerek çevredekilere çaktırmamak, geyiğe devam etmek…
- Çarli’ye veda zamanı…
- Yolda sessizleşmek, cama başını dayamak, buhar yapıp gülen surat çizmek, sonra karalamak…
- Perdesiz köşkte derin bir soluk almak…
- Kahve içmek, sokağa bakmak, camın arkasında olduğun için sevinmek…
- Tv izlemek… Haberleri atlamak…İnsanların Ecinni’ye dönüşmelerine şaşırmak, üzülmek…
- Uykusuza sarılmak, çizmeyi planlamak, yorgunluktan bugün de çizemedim diye düşünmek…Neyse yarın çizerim diye hayata umutla bakmak…
- Daha bilinçli ve mutsuz bir insan olmak için bişeyler okumak ve Ceren’i dinlemek…
- Elektrikli Kutuda arkadaşlarım var mı diye bakmak, orada karşılaştıklarından memnun olmak…
-Yastığı kafaya koymak, rüyalara pembe katmak…

konu:

ölsen de 1 kalsan da 1 mi acaba?

7 kez kulakları çınlatılmış
Yazacak hiçbir şeyim yok. Obama, Gazze, Davos, 69. Devlet Resim Heykel Sergisi, Ergenekon, Yerel Seçimler ya da ne bileyim Kriz üzerine bazı mühim düşüncelerim var ama bunları konuşmak, yazmak, paylaşmak hevesim yok. Böyle tek başıma bir bankta oturmak ve hiçbir ses duymamak istiyorum. Kabuğuma çekilesim var.

Yo, hayır... Yılmadım. Sadece canım sıkkın biraz. Bir nefes alasım, bir mola veresim var...

Hayat mı yoruyor beni? Yoksa hayat diye dayatılan mavra mı? "Koruma kalkanı"mı açmak istiyorum düğmesi bozulmuş. Kendimi kahraman köpek Bolt gibi hissediyorum. Sahip olduğum güçlere aslında sahip değil miyim acaba? Bu yorgunluk Fibromiyaljiden mi yoksa zaaflardan mı? Bilmiyorum.

Bildiğim şeyler var. Onları da yazmıyorum. Canım istemiyor..

konu:

Damien Rice - Lisa Hannigan

2 kez kulakları çınlatılmış

unplayed pianos
are often by a window
in a room where nobody loved goes
she sits alone with her silent song
somebody bring her home



konu:

Hrant için Adalet için

5 kez kulakları çınlatılmış

"evet gözümüz var toprağında bu vatanın,
ama koparıp götürmek için değil,
en dibine gömülmek için..."
~ Hrant Dink




Amma sevmiştik Televolelerin, pazar keyiflerinin haftanın şık ve rüküşlerini.. Galiba ondan neden, ne diye, ne için, kimler tarafından öldürüldüğünden çok altı delik ayakkabısından bahsettik uzun uzadıya..

2 yıl geçti,

Bir yerlerde harita bulmuşlar, toprağın altından bir-iki yıllık silahlar, tüfekler çıkıyormuş.. Hem de ne hikmetse tertemiz!! Demeleri o ki, yakında herşey açığa çıkacakMIŞ, aydınlık Türkiye olacakMIŞ!!

Böyle işte.. Ektiğimizden biçtiğimiz bir tek tüfekler-silahlar..
Toprağın en dibine de gömülen sen ve nice aydınlar, aydınlıklar..

2 yıl geçti,

Biz toprağının üstünde çıkan kardeşlik ağacına tırmanıyoruz, hala ve hala.. Belki tökezleriz ama, düşmeyiz merak etme.. Bizim ellerimiz ölüm değil; yıkıldığında çantandan düşen barıştan, sevdadan, kardeşlikten tutar..

Hala ve hala..

konu:

yalnızlık ömür boyu

0 kez kulakları çınlatılmış

Loş monitör ışığına karışan televizyon sesi ... Komşu tıkırtıları, çaydanlık fıkırtısı ve tonlarca endişeyle kocaman olmuş başım…Taşımak kolay olmuyor, ben sağa bakmaya çalışırken o boynumdan düşüveriyor omzuma kaldırayım derken aynı şey soluma oluyor…Sonra tv’den iki kanal arası şöyle sözler dökülüyor :

- Gazze’de ölü sayısı 1000’i aştı. Ölüler arasında çok sayıda çocuk da var.

Söyleyiveriyor kolayca tok sesli kadın…Hatta söylemiyor ekranın arkasından okuyuveriyor…
Sonra da ben utanıveriyorum kişisel tüm ıvır kıvır dertlerimden, yalnızlığımdan, yalnız değilliğimden…Dinliyorum…Önce kafamın içini…Bakıyorum o çok sessiz, bırakıyorum onu kendi haline…Komşu seslerine takılıyor kulağım sonra, başka başka televizyon kanallarından sesler karışıyor sessizliğe…Sonra şehri dinliyorum; sokaktan geçen simitçiyi, bir türlü park edemeyen şu acemi şöförü, kar öncesi sessizliğini dinliyorum…Yaşamayı seviyorum…Başkalarının benimle aynı anda yaşamasını da…Yalnızlığı sevmiyorum kimse için aslında ama sanırım o ömür boyu!

konu:

oyun ve anlık ileti geçmişi

1 kez kulakları çınlatılmış
"ESTRAGON:
Let's go.
VLADIMIR:
We can't.
ESTRAGON:
Why not?
VLADIMIR:
We're waiting for Godot.
ESTRAGON:
(despairingly). Ah!
Pause." *


asitive:
Gel hadi! Yürüyüş yaparız sahilde...
Noases:
Yürüyemeyiz...
asitive:
...neden?
Noases:
Godot'u bekliyorum burada :)
asitive:
Of! Saçmalama!

...

Küçük kızlar olduğumuz zamanlarda, Ankara'da,Kuğulu Park'ta bir bankın üzerinde oturup Godot'u beklerdik biz, Pazar sabahları erken saatlerde... Sonra içimizden zaman geçti. Ya da biz zamanın içinden geçtik, bilemiyorum, büyüdük, kocaman kadınlar olduk. "Godot'u Beklemek" de saçmalık oldu elbette...

Bir çocuk "Godot'u Beklerken"i şöyle özetlemiş: "İki adam bir adamı bekliyor.Adam gelmiyor."

Birinin çıkıp biz yetişkinlerden "Godot'u beklerken"i özetlememizi istemesi durumunu düşünüyorum da şimdi, gözümün önüne çok komik haller geliyor. Hatta trajik... Kimsenin poposu yemez bunu yapmayı! Hiçkimsenin...

* http://samuel-beckett.net/Waiting_for_Godot_Part1.html


konu:

parka...

0 kez kulakları çınlatılmış
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD), Piramid Sanat ve 68’liler Birliği Vakfı’nın beraber düzenledikleri, 1968’in 40. yılı: “Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” isimli sergi, 9 Ocak - 6 Şubat 2009 tarihleri arasında Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanat Merkezi’nde sanatseverler ile buluşuyor. Geniş bir danışma kurulunun yön verdiği ve 68 sanatçının katıldığı bu sergide, İstanbullulardan sonra Ankaralılar da Bedri Baykam’ın yaptığı “Deniz’in Vedası” isimli düzenlemede, Deniz Gezmiş’in tarihi Parkasını görebilecekler.

Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanat Merkezi’nde 9 Ocak 2009 Cuma günü açılacak olan sergide, sanatçıların farklı disiplinlerde, konu ile ilgili gerçekleştirdikleri yorumların yanı sıra, o döneme ait belge niteliği taşıyan fotoğraf ve afişler de görülebilecek. Sergiye paralel olarak, 16 Ocak 2009 tarihinde 14:00 – 18:00 saatleri arasında “40. Yılında 68’e Bakış” adlı bir panel gerçekleşecek. Onur Konuğu olarak Halit Çelenk’in katılacağı, Sönmez Targan’ın yöneteceği panelde, Bora Gezmiş, Bedri Baykam, Şükran Soner, Mustafa Zülkadiroğlu ve Haşmet Zeybek yer alacak. Etkinlik kapsamında panelin yanı sıra “Hoşçakal Yarın”, “Devrimci Gençlik Köprüsü”, “Andy Warhol Belgeseli”, “Batı Yakasının Hikayesi”, “Zap Suyu Belgeseli” ve “The Doors” gibi filmler de Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanat Merkezi’nin salonlarında sanatseverlerle buluşacak.

konu:

karlı şehir manzarasında bir zerrecik olan pencereye dayalı başım

2 kez kulakları çınlatılmış
Kar hiç durmuyor. Pencereden bakınca öyle güzel görünüyor ki... Savaş, kan, ölüm ve riya kusan haber bültenlerini unutturuyor insana bir an. Gülümsetiyor. Öte yandan Cadı bir yerlerden çıkıp geliverecek diye de korkuyorum.

Şimdi atkıları sarınıp, birlikte dışarı çıkabileceğim bir komşum olsun isterdim. Karda yürümek, temiz tarafından kar yemek, fotoğraf çekmek, kartopu oynamak, gülmek, ıslanmak isterdim. Sonra üşümüş bir halde eve dönmek, birlikte sıcak bir şeyler içmek, çay, kahve, süt ne olursa...

Komşuluk iyidir. Evde olup olmadığınızı, o gün ne giyindiğinizi, ne pişirdiğinizi, hasta olup olmadığınızı bilirler. Hatta biraz eskiyse hayatınızı bir film gibi izlemiştir komşular. Aileden insanlar gibi huyunuzu suyunuzu, başınızdan gelip geçenleri bilir ona göre davranırlar. Bu yüzden yorucu değillerdir. Her zaman sohbet etmek zorunda değilsinizdir onlarla. Bazen sadece çay içip, pencereden dışarı ya da televizyona bakarsınız birlikte ve susarsınız.

Evlendiğimden beri hiç komşum yok. Eski komşularımla hala görüşüyorum ama yine de onları özlüyorum çok. Çünkü artık misafir oldum, oldular. Eskiden olsa böyle karlı bir günde, Yağmur'la bahçede kartopu oynardım, arkadaşlarıyla kardanadam yapmasını izlerdim. Fotoğraflarını çekerdim. Nilgün Teyze bize camdan bakardı. Ya da Kadriye Teyzelerde çay içerlerdi annemle. Her kimin evindeysek salonda oturacak yer olmaz, Fatma Abla gelir, çocuklar birbirini kıskanır, Pınar her zaman sakindir, ben azarlarım, ayıplarım, sonra onlara oturma odasında oyun kurarım. Babalar gelir işten. Gençler okuldan döner. O hiç sevmediğimiz komşunun kızı Yağmur'un tepesini attırır. Olcay herkesle dalga geçer... İşte tüm o karmaşada istersen sohbete katılırsın, çay doldurursun, örgü modellerine bakarsın, tarçınlı kurabiye yersin, teyzelerin hayat hakkında ahkam kesmelerini dinlersin, itiraz edersin, gülersin, ya da istersen bir köşede oturup durursun, getirilen çayları sessizce içersin, Yağmur'a "şimdi çok yorgunum" dersin, televizyona bakıyormuş gibi yaparsın, sığınırsın, dinlenirsin...

Herkesi özledim. Karla kaplı şehrimin manzarasında bir zerrecik olan, pencereye dayalı başım, bugün ağrıdı biraz. Gözlerim beyaza bakmaktan kamaştı bütün gün. Ayaklarım üşüdü, ben de onları kalorifere dayadım. Çay içtim...
Akşam oldu.Ve Cadı, biryerlerden çıkıp geliverecek diye korkuyorum...

konu:

bembeyazın öyküsü

7 kez kulakları çınlatılmış

Şıp! Şıp! Şıp!

Odamda oturuyorum…Bilgisayar ekranı bana ben bilgisayar ekranına bakıyorum…
Ceren’nin hediyesi oyuncak inek asıldığı yerden ikimize birden bakıyor…Susuyoruz..

Şıp! Şıp! Şıp!

Sabah homurdanarak kalkıyorum…İşe gecikmemeliyim..Saate bakıyorum gecikmişim…
Her yere hep geç kalırım zaten! O zaman daha fazla gecikmeyim bari diyorum ve fırlıyorum yataktan…Bir aydınlanma oluyor…Yüzüme yüzüme vuruyor..Yok hayata dair kararlarımdan filan söz etmiyorum…Açtığım camdan milyonlarca kar tanesi bana günaydın diyor…Ablam da dondum! diyor kapıyorum camı…Ama o beyaz ışık kümesi yüzümde asılı kalıyor…Beraber işe gidiyoruz…Gitmeden önce soğuktan nefret eden ablama karın yağmasına sevindiğimi çaktırmıyorum tabi…Tüh ya çamur mamur şimdi diye de yalakalanıyorum…

Şıp! Şıp! Şıp!

Charlie’nin Çikolata Fabrikası’na varıyorum…Yolda eldivenim yere düşüyor bir kez, bir kez de anahtarımı evde mi unuttum paniği yaşıyorum…İkisine de sinirleniyorum..Ama kara sinirlenmiyorum hiç…Soğuk moğuk özlemişim…İnsaflı bir mevsim sayılmaz kış ama yine de bazen sevdirir kendisini…Öyle anlardan biri işte..

Charlie’nin Fabrikasında işler yoğun…Bildiğim ve bulduğum her renkten çiçek yapıyorum kara inat..Bahar çiçekleri..Sonra ilk kar bana bozulmasın diye bir de kardan adam sıkıştırıyorum araya…

Şıp! Şıp! Şıp!

Eve dönüyorum…Şehri izliyorum…Cama dayıyorum bazen alnımı çok soğuk gelirse çekiyorum…Düşünüyorum…Yeni yıl diyorduk değil mi? Böyle bir günle bölmesek devam edip gidecek bir süreler yığını..Mutlu anlar…Ama nedense daha çok mutsuz anlar sanki…Ya da mutsuz anlar daha çok iz bıraktığı için de olabilir bilemiyorum…Yine de dilek dilemek iyidir…Yazınca olduğuna inanıyorum ben…Herkes iyi olsun, mutlu olsun istiyorum..Ben de mutlu olayım istiyorum aralarında…İşte yazdım!...

Şıp! Şıp! Şıp!

Bir de odamın damı artık akmasın lütfen!!!!!

konu:

Kar

3 kez kulakları çınlatılmış
"bugün hava sıfırın altında on
seni düşündüm ama inan bu son..."

Ayaklarımıza kadar çamura batacakmışız.. Böylesi yol yol değilmiş, gidebilmek için zincirlerimize sarılacakmışız.. Duraklarda donup, otobüsler kaçıracakmışız..

Boşversene !
Buralara her zaman yağmıyor böyle kar.. Atmazsan kendini şimdi, şu saat, bu sokağa; yarın çok geç.. Sabaha onlarcası basacak üzerine çifter çifter, düşecek birer birer, çanak - çömlek patlatacak..

En büyük bardağına sarılıp, yalnız cümle kahveyi içine atacaksın..
Karda basıp düşmekse korktuğun, böylesinin içine düşüp kırılacaksın..


konu:

lüzumlu pireli sorular

2 kez kulakları çınlatılmış
"...Pireli Blog, tasnif edilmiş işkiller, hizaya sokulmuş gülmeceler, ve saftirik yaşam ideallerinden oluşmuş alabildiğine bireyci ve alabildiğine muhabbetli bir çeşit komündür. "
Özgür Ceren Can

Eyvallah!

Yılbaşı ışıklarımız yanıp sönedursun ve hayat tüm ihtişamı ile bize kafa tutsun...

Aralık'ın son demleri... Esasen ben bir küçük haftanın başıyla sonunu ayırtedebilmiş biri değilken bir de koskoca bir yılın başını sonunu nasıl tasnif edeceğim diye endişeliyim. Dev bir hediye paketi gibi duruyor önümde 2009; illaki neşelerim, şakalarım, gülümsemelerim var içinde, acılarım, işkillerim var, saftirik yaşam ideallerim, hedeflerim var...

Pireli sorularım var:
Kimbilir Tanrı'nın şişleri nasıl örüyor kaderimi? Ve kimbilir Hızır uğradı mı gül ağacımın altına geçtiğimiz Mayıs ayında? Tüm dileklerim kabul olur mu? Kim bilir... 31 Aralık gecesi yeniden aynı dilekleri mi dilemeliyim, yoksa listeye yenilerini mi eklemeliyim? Belki de sadece sağlığımın şerefine kadeh kaldırmalı ve kuruyemiş yemeliyim, bilmiyorum.

Bir yıl ne zaman başlar? Ve ne zaman biter bir yıl? Ne zaman?

konu: ,

sanatçının atölyesi

6 kez kulakları çınlatılmış
Sanatçının Atölyesi: Düşünce Sanat Kültür Seçkisi 2008, Sayı: 7

Tür : Süreli Yayın
Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 2008
Hazırlayan : Ekrem Kahraman

İçindekiler
Orada Kimse Yok mu? Var!
Sanatın Küreselleşmeyle İmtihanı: Küreselleşme mi Çağdaşlaşma mı? - Zafer E. Bilgin, Veysel Çolak, Mustafa Durak, Celal Fedai, Ekrem Kahraman
Küreselleşme Karşısında Sanat Felsefesi, Sanat Yazısı ve Eleştirmen - Zafer E. Bilgin, Ekrem Kahraman, Mümtaz Sağlam
Hala Hollandalılaştıramadıklarımızdan mısınız? - Melis Boyacı
Sanatın Aydınlatmasında Bir Dinsel Söylem - A. Celal Binzet
Yaratıcı Tutum, Postmodernizm ve Türk Mitolojisi - Faruk Atalayer
Keşmekeşlikler Diyarı ve Basiretli Bir Mecnun Olarak Sanatçı - Özgür Ceren Can
İngilizcenin Egemenliği Almanları da Korkutuyor: İngilizcenin Küresel Egemenliğine Karşı Almanya da Kendi Dili İçin Savaş Veriyor - Deniz Banoğlu
Henry A. Kissinger’ın “Dünya Üç Devrimi Birden Yaşıyor” Yazısı İçin - Müfit İşler
Fark - jacques Derrida
Derrida’nın Dipsiz Kuyusu: Fark - Mustafa Durak
...

Alıntılar:

"Burada sadece sanat değil hayat savunuluyor ve Sanatçının Atölyesi hayatı savunuyor. Türkiye'den bakarak ülkesini de, insanlık arenası dünyayı da savunuyor. Ufuk açmaya çalışıyor, ciddi önerilerde bulunuyor. Tarafım, diyor, hayatın tarafındayım ve saldıranın karşısındayım."
Zafer E. Bilgin

"Artık öyle bir çağdayız ki; küratörlerin egemen olduğu sistemin içerisinden, patron küreselleşme merkezleri, onun maaşlı yeminli ve sadık kahyası küratörler, işçisi, ırgatı da sanatçılar."
Ekrem Kahraman

"Efendim? Birileri Don Kişot diye birisinden mi söz etti? Evet, sistemin çarklarına karşı girişilen savaşlar genellikle hüsranla sonuçlanıyor. Yine de bu yapılanmaların gelecek vaat eden potanisyellerini azımsamıyorum. Sadece piyasa güçlerine kafa tutmak hayli zaman alan bir iş ve bunun sonucu da ne yaparsan yap sanatsal üretimin bir biçimde azalmasına yol açıyor.
O halde sanat, sanal alemin çevrimdışı mevzusu mu oldu? Eh! Bir parça..."
Özgür Ceren Can

"Kaba bir deyim olabilir, Türkiye'de plastik sanatlar ortamının emperyalizm tarafından ablukaya alındığına inanıyorum. Bunun da en büyük temsilcisinin bizzat güncel sanatın temsilcileri ve en büyük sanat hareketi gibi gösterilen Türkiye'de bienaller aracılıyığla gerçekleştirildiğini düşünüyorum."
İbrahim Çiftçioğlu

"Emperyalizm bazı ülkelere silahla, bazılarına da kültürle girer."
Mehmet Yılmaz

"Ne zaman bir prensip, din, sanat, bilim ve felsefe doğrudan siyasetin aracı haline geliyorsa orda bir ahlak tartışması başlamıştır."
Cezmi Orhan

"Ne yazık ki, sanat alanında eski tarihsel masumiyetin hemen karşısında pozisyon almış görünen güncel çıkarcılık, iki yüzlülük ve kofluk, başta sanat olmak üzere insan emeğinin ve yaratıcılığının her köşesinde kol geziyor."
Ekrem Kahraman

konu:

i.h.s.a.h!

0 kez kulakları çınlatılmış

konu:

akorsuz keyiflere arpej basan yazı

3 kez kulakları çınlatılmış

Beyninizin atmaya kıyamadağı 4-5 yaş anıları, sanrıları vardır..
Bilinçaltınızın bir köşesinde yer etmiş ilk aşkların, ilk öpüşlerin, ilk terkedişlerin hemen arkasına katlanmış; olur da bir gün hatırlanmayı bekleyen..

Benimki de Bugs Bunny Aristoluğu, Şeker Filozof Decartlığından gelen "bu insanlar ne için yaşıyor?"culuktu..
Cevabını da dört kenarlı bir alette gördüğüm türlü çizgiselden çoktan bulmuştum; tüm o insanlar birilerini arıyordu..

Otobüsünü beklerken sabırsız kalıp saatine bakanlar, büfelerin camlarına bozukluk tıklatanlar, çabuk çabuk kepçelerle kumpirleri doldurup tepsiye fırlatan ustalar... Sanırdım ki hepsi O' nun telaşındalar.. İsim de verememiş, benzerlerine uyduramayıp O adını takmışlardı.. Tüm hayatları O' nu beklemek üzerineydi.. Beklerken de sıkılıp birkaç iş yapıyorlar işteydi, amandı..

Sıra bana da geldi diye düşünmeye başlamıştım..
Eee koca adam olmuştum artık, tek elimle salondaki koltukların ön bacaklarını kaldırabiliyordum ne de olsa !!
Şimdi yağmurlu günlerde neden kahvaltımı ekmek arası yaptırıp oturma odasındaki camın önüne kurulduğumu, her "İn artık mermerin üzerinden, üşütüp hasta olcaksın!" laflarını "ya git yaa!" diye tamamladığımı, akşam 6 olup Yalan Rüzgarı' nın başladığını anneme haber vermem gerektiğinden kırıla-sıkıla camın başından ayrıldığımı -belki okuyorlarsa- bizimkiler anlayabilir..

Yağmur yağıyordu, seller akıyordu.. Bugün "Arapkızı" kesin camdan bakıyordu.. Bakıyordu işte!! Karşıdaki küsür yüz konutluk öğretmenler sitesinin bir camındaydı, ben de gün boyu O'nu bulmaya çalışıyordum..

Bir süre için hayatınız bir dönüm apartmansa, empati yoksunu sempati sebebi çocukluğunuzun hayata baktığı tek pencerenin olduğu oturma odasındaysa, pek tabii karşı apartman komşuları Arapkızı, apartmanların hemen arkasında görülen yeşillikler de "Şu yeşiller Rize mi Şeyda Hala?" sorusunun "Evet" cevabı olurdu..

Nitekim olmuştu da..
Planım belliydi; o yağmurlu günlerin birinde merdivenlerden inip yolun karşısındaki apartmandan Arapkızını alıp, beraber Rize(!)' ye gidecektik.. Yağmurlar duracaktı.. Yağmur olmayınca da yerini dünyanın etrafında döndüğü sobaya bırakacaktı.. Ama yine de O isterse beraber camdan bakabilecektik.. Bu sembolist ilişkimiz karşılıklı anlayış üzerine kuruluydu yani..

Yağmurlu günlerde mermer üzeri bekleyişlerim uzun süre devam etti; tüm o sürelerde oturduğum yerler ekmek kırıntılarına da ev sahipliği yaparak..
Ta ki bir gün rüyamda aynı yolun karşısına bisikletimle geçerken gökyüzüne yükseldiğimi görünceye kadar..

Rasyonalist ve aydın bir çocuktum.. İnsanları dünyaya leyleklerin getirmediğinin bilincindeydim.. Yalana lüzum yok, öpüşüyorduk işte.. Uçmak için de ölmek gerekiyordu.. Başka türlü açıklayamıyordu bu rüyayı alabrus kesimli velet kafam..

Belki çok biliyordum, belki rüyamda malum oluyordu.. Öyle mağaram falan da yoktu Tanrıyla buluşacağım, belli ki beni böyle çaldırıp-kapatıyordu..

O zaman; artık yağmur görüp cam kenarına beklememem gerektiğini..
Bu zaman; otobüs sabırsızlığının eve-işe yetişmek, büfe camı tıkırtılarının biskrem ve çeşitli tekel gazetelerini çabucak koltuk altına sıkıştırmak, el yakan patateslerden bir an evvel kurtulmak için olduğunu anlamıştım..

Yağmuru sevmiyorum..
Yağmur yağıyordu..
Uyandığımda kafam kazan olmuş, Beyin Beyimiz vücudumun cümle evsiz organellerine kepçe kepçe çorba dağıtıyordu..
Seller akıyordu..
Arapkızı kimdi, nerdeydi, nasıldı geçmiş günü, şimdi neler yapıyordu?

konu:

ders: ev ekonomisi konu: hayat ; bir ters bir yüz

5 kez kulakları çınlatılmış

Güzel günler göreceğiz..
Hiç aklıma gelmezdi bu…Umutluca söylenmiş ama umudu yolda kalmış bir devrim şarkısı sanırdım bu sözleri sadece …
Gün doğmadan neler doğarmış…Sabreden derviş muradına erermiş…
Atasözleri bazen herkesten doğru söylermiş..

Kaçırdığı küçücük ilmekten doğan koca kara deliğe bakar kalır bazen insan…
Gözünü dayar o halkaya…Gördüklerinden canı sıkılır...Tadı kaçar…Dili damağı kurur..”Bu kimin oyunu, ilk kim bozdu sonsuz uyumu” şeklinde şarkı sözlerine filan sıkıştırıverir hissiyatını...
Ama ya yakalarsa !?...Hımm?? Kaçan kaçtı Zeki Müren kirpiğine çevirivereyim modeli der yoluna devam eder işte!
İlmeği kaçırır ama hayatı yakalar.

başı kalabalık kadın

4 kez kulakları çınlatılmış
Yapılacak işler listesi, alışveriş listesi, rejim listesi, bugün ne pişirsem listesi, Hıdırellez listesi, sevdiklerinin doğum günlerinin işaretlendiği takvim, üst üste konmuş okunacak kitaplar, üst üste konmuş ütülenecek giysiler, çalan telefonlar, aile yemekleri, piknikler, akıl danışan kuzenler, dert yanan dostlar, sinemaya gitmek isteyen Yağmur, sitem eden arkadaşlar, fal baktıranlar, çay demletenler, anlık ileti bekleyenler, C vitamini almayı unutanlar, karakek isteyenler, kredi kartı hesap özetleri, kuaför kartviziti, anahtarlar, su isteyen çiçekler, yeni vizyona giren filmler, televizyon dizileri...

Başım kalabalık... Dahası çocuklarım olsun istiyorum. Bir de bahçeli bir evde oturmak, bahçeyle ilgilenmek ve bir köpek beslemek hevesim var...

Kalmak, sürdürmek, yaşamak, sınırlanmak...
....

“Bir insanın bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğmasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar.” [1] Evet, sonra bilinmeyen bir hayat olmadığını fark edersin. Herkesin aşkının benzer olduğuna ayılırsın, kendininkine yüklediğin o esrik, o bambaşka, o puslu anlamlar berraklaşır. "O" insan normalleşir. Kusurlarını, zaaflarını görmeye başlarsın. Belki de, o hasretle bağlı olduğun esrarengiz hayatın kapısını açan anahtar olmadığı için, ona öfkelenirsin. Öfkelendikçe kibirlenirsin. Ve gitmek istersin, bilinmeyen doğru adrese doğru yol almak...

Ya bu filmi tekrar tekrar izlersin. O "ıssız" insan olmaktan arsız bir keyif almaya başlarsın. Çaresizlik ve kibir arasında gidiş gelişlerle geçer zaman. Aşındırır...

Ya da, cesaret olur, direnç olur kalırsın. Kendi surlarını inşa edersin. Erdem çiçekleri biter ruhunun yeşil çayırlarında. Duygularını çay gibi demlemeyi öğrenirsin. Sevmeyi yani... Hümanist, moralist, optimist oluverirsin. Sıkıcı? Belki... Uyanık olmak, ayık olmak can sıkıcıdır. Karda donmak üzereyken kapıldığın o uyku ise tatlı gelir her zaman... Öyle mi diyordu Ada "Issız Adam"ı bırakıp giderken sokak ortasında? Evet.

Gidenler ve kalanlar var hayatta, biliyorum. Herkesten kalmasını beklemiyorum. Bazen mayası bozuk olur insanın, bazen alın yazısı italiktir. Anlamaya çalışıyorum ve "...gidenlerin, gidip dönmeyi beceremeyenlerin hikâyesi" ne karşı efemine bir merhamet duyuyorum.


[1] “Swann’ların Tarafı”, Kayıp Zamanın İzinde , Marcel Proust, YKY, İstanbul, 2008

konu:

Issız Adam

3 kez kulakları çınlatılmış

Anlatılan gidenlerin, gidip dönmeyi beceremeyenlerin hikayesiydi.. Yani biz bu filmi daha önce görmüştük..



"Git" denince gitmezsin aslında, "kal" denmeyişine tutarsın yolları..
Bazen de yalnız, öylece gitmek istediğinden..

Beyaz perdede görmüşsündür gitmeler; Red Kit gelir aklına, ilk bulduğun turuncu gökyüzüne satıverirsin anlarını.. Ay yolcusu Jules Verne'ler okumuşsundur; yetmez bulup batan güneşler ararsın gidilecek, yani denizler altında en dibine batılacak..

Giderken başına gelecek olanları bilirsin.. Korktuğundan değil, korkularına gidersin.. Issız adam işidir işte, yalnız adam oyuncağı.. Bir olamadığın yerde bin olur, beyaz sayfalara çizdiğin beyaz atlara binip giden olursun..

Birden herkes bilge rolüne girer hayatında.. İkili ilişkilerin çoklu görmüş geçirmişleri, "biz de sevdik, biz de genç olduk"çularıdır onlar.. Tek perdelik replikleri vardır, basitliklerinden sufle alırlar..
"Geçer" derler, geçenin sen olduğunu anlamadan.. "Unutursun" derler, unutmak istemediğini anlamadan..

En sulu biraların yanında adamlık tanımlamaları yapanların, sahibinden ikinci el ayrılıkların masasına oturmuş; onların gitmek hikayelerini dinlersin.. Biri de farkında değildir yaşadığının gitmek değil, bitmek olduğunun..

Gitmişsin işte, olur mu arkadan negatif tam sayı değerinde konuşmak? Madem bitmemiş cümlelerin vardı, zamansızlığının farkında değil misin ?
Müttefik olup yaşamsal kurtuluş savaşınızı verirken masada kalmış toprak paylaşımınız; şimdi zorunlu göç sırasında geçilen yerleri yakıyorsunuz.. Yananı denize dökmeye uğraşıyorsunuz, kendi boğulduğunuz yetmemiş gibi..

"Unuttum artık seni.." diyenlerle öğretmencilik oynamak, "Kendini de unutsaydın" demek gelir içinden; ama bilirsin ki onlar çoktan unutmuştur kendilerini..


konu:

lüzumsuz pireli sorular

9 kez kulakları çınlatılmış
1- "Başkaları Sizin Hakkınızda Ne Düşünüyor?" konulu bir kişilik testi yaptık Esmay'la. O "eğlenceli" bense "kibirli" çıktım. Aslında üniversitede okurken sınıftaki diğer kızlar bir gün masamın hemen yanındaki pencereye "Fare Esma Kaknem Ceren" yazmışlardı kocaman harflerle. Sonra da silmeye çabalamışlar tabii ama biz Esma'yla yine de okuyabilmiş ve gülmekten yerlere değilse de masaların üzerine yatmıştık. Yani kimin eğlenceli kimin kibirli göründüğünü zaten biliyorduk. Neyse... Peki Berşan? O nasıl biri?
a) Ukala

b) Kibirli

c) Eğlenceli

d) Öfkeli

e) Maskülen


2- Kendi blogumuzu kendimiz mi izliyoruz? Bu faciaya kim son verecek?

3- Berşan Kasım ayı için PireliBlog'a ne zaman yazacak ya da çizecek?

4-Obama kılıbık mı?

5- Ceren'in "kültür mantarı" yazılarını Somalili korsanlar mı kaçırdı?

6- Abbas Güçlü diksiyon kursuna gitsin mi?

8- Talih kuşu ne zaman konar?

9-Bloga yorum yazmak zor mu?

10- Ladesim lades olsun mu? Vermeyen Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Rum, Ermeni, Müslüman, Hristiyan, Yahudi ya da Budist olsun mu?




konu:

telve hikayesi

1 kez kulakları çınlatılmış
Şekerli kahve...Hüüüp....Hüp....Hüüüp...

Telve...

Tabağı fincanın ağzına kapat, çevirerek kendine doğru ters çevir.Soğuması için bekle...

Bak...İçin açılmış. Böyle bütün sıkıntıları elinin tersi ile bir kenara atmışsın. Fincanın dibinden bir ay doğmuş ki hare hare... İki yolun var. İstanbul'a Dali sergisie gitmek istemişsin. Kapalı gibi... Yo yo, daha vakti var. İkincisi daha uzun. A uçak var! Yurtdışı bu o halde. Ay! Haydi bakalım hayırlısı... Bir nar çıkmış. Bir de uzun boylu adam. Adamın üstünde balık, altında kılıç. At var, at murattır. Bir de hanede bir yıldız çıkmış. Ay yıldız! Ay pek güzel pek güzel! Maaşallah nazar değmez inşallah!

Fincanı akar suyun altında iyi yıka ki, çarçabuk olsun olanlar. Aksın gitsin telveler...

Hayat kısa... Hayata sığmak gerek!
...

1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdi. Türkler kahveyi kendi maharetlerince cezvede pişirdiler. Oldu mu sana "Türk Kahvesi"!Tavlanın, sigaranın, gazetenin, kitabın, manzaranın, şiirin, sohbetin, hayatın yanında kimi şekersiz, kimi az şekerli, kimi orta şekerli, kimi şekerli içti Türk Kahvesini... Kahve "keyif" oldu.

1999 yılında, Söke Perisi Esma Burcu Sereli, Türk Kahvesini Ankara'ya getirdi. Kahveyi kendi sevdiği gibi az şekerli pişirdi. Özgür Ceren Can'a ikram etti. Çayı şekersiz içen Ceren kahveden bir yudum içti ve yüzünü buruşturdu. "Sanırım kahveyi şekerli içeceğim" dedi. Ama bu bir şeyi değiştirmedi. Esma Ceren'e kahve pişirirken fazladan şeker koymayı hep unuttu. Ceren kaşlarını çattıysada çikolata ikramı ve tatlı fallar eşliğinde her defasında sinirleri yatıştı. Karşılıklı kahve içmekten, fal bakmaktan, parmaklarına bulaşan telveleri yalamaktan usanmadılar...

Usanacakları da yoktu...




konu:

kriz...

2 kez kulakları çınlatılmış


konu:

"Mustafa" hakkında bir şey...

1 kez kulakları çınlatılmış

Can Dündar'ın "Mustafa" sından rahatsız olanlar beri gelsin... Oy oy oy! ADD Malatya Şubesi boş durmamış rahatsızlığını yargıya taşıyacağını açıklamış bile. Hop! Orda duralım bir bakalım:

Öncelikle ikinci ya da kinci cumhuriyetçi falan değilim. Ulu Önderine sıkı sıkıya bağlı bir Atatürkçüyüm. Hem de öyle eften püften, havadan civadan Atatürkçü değil, okuyan, araştıran ve bilen "Ey Türk İstikbalinin evladı"yım. "Mustafa"yı izledim. Atatürk hakkında fazla okumamış insanlar için Can Dündar'ın metnini biraz sığ buldum. Ama rahatsız olmadım. Dündar'ın geçirdiği siyasi değişim sürecinin etkilerinin belgesele yansıdığının da gayet farkındayım. Bununla birlikte sinema salonundan çıktığımda Mustafa Kemal'in hayatına dair esrarengiz ya da efendime söyleyeyim şaşırtıcı, akıllara durgunuk veren yeni bir bilgiyle donanmış değildim. Kimse de değildi. Onun zor hayatına ve yalnızlığına yapılan melankolik vurgulardan dolayı Atam'a karşı içimde acıma hissi falan belirmedi. Daha ziyade ona olan saygım arttı ve hayatla mücadele edebilme yeteneğine bir kez daha hayran kaldım. Şevke geldim. "Ben de vatanım için, milletim için çalışacağım" dedim kendi kendime "Büyük bir fikrin başarısında kuvvet bulmak" ne demek diye düşündüm...Mustafa içki içer, Mustafa sigara içer, Mustafa Türk kahvesini biraz fazla kaçırır, Mustafa ağlar, Mustafa din kurumuna karşı mesafelidir, Mustafa yalnızdır, Mustafa hastadır, Mustafa sevmek sevilmek ister... Tüm bunları da Can Dündar belgeselinden öğrenmedim. Bunları bu belgeselden yeni öğrenen birisini de eğer çocuk yaşta değilse ayıplarım.

Bana dediler ki; "Şimdi ne gerek vardı Mustafa Kemal'in içkisine, kadınlarına, beynamazlığına, tek adamlığına vurgu yapmaya? Yalnızlığından dem vurmaya ne gerek vardı? Karşı odaklar bunları kullanır. Ulu Önderi karalarlar..."

DESTUR! Koca Kemal'i karalamak, kendi halinde bir gazetecinin kotarmaya giriştiği, Bregoviç'in muhteşem müzikleri ve belgesel ekibinin görsel çalışmalarının kalitesi ile vasatın üzerine çıkmış bir belgesele mi kaldı acaba? Büyük Emperlayizm Canavarı'nın beslediği o karşı odaklar, bu güne kadar Mustafa Kemal "içerdi, diktatördü, dinsizdi" diye diye onu halktan koparmaya girişmiyorlar mıydı zaten?

Bre aymazlar! Ulu Önderin içki içmesi, beynamaz olması ya da bazı kararları kendi başına alması onun Türk ulusunu esaretten, vatanı Emperyalist devletler tarafından yenecek dev bir pasta olmaktan kurtardığı, insan onuruna en çok yakışan rejimi halkına hediye ettiği, başöğretmen ve en kıymetli devrimci olduğu gerçeğini değiştirir mi?

Saçmalamayın... İşgüzarlık etmeyin... Asıl siz "Atatürk'ü putlaştırıyorsunuz, tartışmıyorsunuz, bağnazsınız" diyen ikinci Cumhuriyetçiler'in ağızlarına laf veriyorsunuz. Buna bir "dur" deyin...
Can Dündar'ın belgeselci kisvesi altında ne yapmak istediğinin çok da bir önemi yok. Belgesel bir film izleyip hayatı değişen birileri yalnız absürt filmlerde olur. İzleriz, Can Bey ne diyor bakarız. Bazılarına katılır bazılarına katılmayız. Tartışırız. Hepsi bu...

Ama Atatürk'ün ne demek istediğinin çok önemi var:

ki Mustafa Kemal vardır; biri ben, etten ve kemikten, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu 'ben' kelimesiyle ifade edemem. O, ben değil, bizdir. O memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve muvaffak olması gereken Mustafa Kemal odur."

"Mustafa" filmi tartışılsın dursun, hatta suçlansın, hatta yuhlansın,... Siz bu anlamsız işlerle vakit kaybedin. Ben Mustafa Kemal'im... Bir rüyanın peşindeyim... İşimdeyim, gücümdeyim...




konu:

Cumhuriyet Bayramı, pijama, terlik, televizyon

0 kez kulakları çınlatılmış
28-29 Ekim geceleri atv'nin Cumhuriyet Bayramı etkinliği olarak ekrana getirdiği "Türkiye'nin Hatıra Defteri" isimli belgeseli izledim. ( Aslında planım Can Dündar'ın "Mustafa"sını izlemekti ama sinemada en iyi koltuklar dolmuştu. ) Nebil Özgentürk'ün lokomotif olduğu proje iyi niyetli eyvallah ama vasat olmaktan ileri gidememiş.
13 kısa filmden oluşan bu belgesele verilen emeği "hieeeyt!" diyerek bir çırpıda göz ardı ediyor değilim. Ancak tam olarak neyi anlatacaklarına karar verememişler gibi geldi bana. Bir kopukluk, bir eskiz havası vardı genel olarak.13 değerli yönetmenimizin çektiği filmler içinse şaşkınlık belirtebilirim. Kendisinden sıkı bir kısa film beklediğim adamlarla "ı-ıh bu işi kotaramaz" dediklerim yer değiştirdi. İlk film kötü bir başlangıçtı ( Mustafa Altıoklar-Taammüden Cinayet) ve haleti ruhiyemizi inişe geçirdi. Elim kumandaya gitti gitti geldi neredeyse izlemekten vazgeçecektim. Ömer Faruk Sorak, Cem Yılmaz :)) ve Çağan Irmak gibi genç isimlerden daha sıkı filmler beklerdim. Umduğumu bulamadım. Livaneli duygulu anlar yaşattı ama bu yeni bir şey değil o bunu hep yapar.Sinan Çetin Sinan Çetin gibiydi. Onu bir yönetmen olarak beğenmiyorum ama bu kadar şahsına münhasır olması da takdir edilmeyecek gibi değil. Tomris Giritlioğlu'nun "Hatırla Sevgili"den kırptığı parça yüzünden ağladım evet ama dizi tekrarı oldu o da...

Benim ilk üçüme Rutgay Aziz, Ali Özgentürk ve İrfan Tözüm girdi. Bir kere havalı "recisör" insan Rutgay Aziz'den bu kadar iyi bir kısa film beklemiyordum. Kısa film izlerken benim için olmazsa olmaz olan "ritm"i hiç düşürmedi. İkinci olarak kurgu ve görsel anlatım oldukça sağlamdı. Bu üç yönetmenin "samimiyet" ve "yalınlık" dozajını tam kararında tutturduklarını da belirtmeliyim.

Çağan Irmak'ın film öncesi konuşmasında Atatürk'le ilgili geleneksel kodlamalardan rahatsız olmadığına dair sözlerine katılıyorum. Bana göre de Ulu Önder'in "kahraman", "ulu", "şahane","tek" ya da "ölmediii, kalbimizde yaşıyooor" olmasının hiç bir yanlış tarafı yoktur.

Toplumsal hafızamıza faydası dokunacak bir projemi, tam da hedeflenen neydi bilemiyorum. Yine de izleyin derim. Beklentisini çok yüksek tutmayanlar keyif alacaktır diyorum hatta.

Son sözüm: Herkesin geçmiş Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!

konu:

sacit

0 kez kulakları çınlatılmış


konu:

alıntılar

0 kez kulakları çınlatılmış
“… kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre…”
Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Zaman, Leonardo da Vinci’nin tabiri caizse, nehir gibi akıp giderken ıslanıyorum. “Nehirde ıslandığımız su, akıp giden suyun son damlası; akıp gelen suyunsa ilk damlasıdır.”demişse üstat sözüne kulak asıyorum ve ömrümü dopdolu yaşamaya odaklanıyorum. Fazla duraksamadan, köprülerden geçme cesaretini göstererek…

Esasen ben o gizemli, o buhranı kirpiğine süs olmuş, o gam kasavet kadınlardan değilim. Ne bileyim işte; italik gibi başımı, biçare işaret parmağıma dayayıp, bakışlarımı iç çekerek devirmeye pek tahammül edemem. Canım sıkılır, içim bulanır... Ne hazan mevsimi hüzün mevsimidir benim için ne de dökülen yaprakların peşi sıra yas tutarım. Hayatla alacak verecek hesabı yapmamayı da öğrendim. Hayat güzel, can tatlıdır vesselam. Yaralarıma merhem sürerim. Allah’tan şifa dilerim. Hal keskin bıçak olduğunda, ben klimayım[1]

Zor zamanlarımda bana iyi gelen pireli alışkanlıklarım var. Onlara tutunup ömrümün turuncu, ömrümün eflatun, ömrümün beyaz atmosferlerinde ayakta kalabiliyorum. Tabii şimdi bu alışkanlıklarımın hepsini sayıp dökecek, hayata dair edindiğim bunca sırrımı telef edecek değilim. Yine de bir defaya mahsus, başucu kitabım Mesnevi’den damıtıp sakladığım o taç beyitlerden birini tüm pirelilerle paylaşıyorum. (Söylediğim gibi o gizemli kadın ben değilim.)

Eza cefa halinde yolunu yordamını şaşıran ve serseri sonbahar yaprağı gibi oradan oraya savrulan, öfke ile hayatının çeperlerine çarpıp çarpıp da acıyanlara ve tam da kaynayan kibri kulaklarından buharlaşıp fışkıran, o küstah, o cüretkâr âdemoğulları ya da havvakızları için yazıyorum:

“Kaderle cenk etmek cihad değildir.
Onunla inat da kaderdendir.”
Mevlana, Mesnevi

Okumak iyi gelir…




[1] İklimleme cihazı

bayram.. seyran.. eniştelerin meşru öpme vakti..

0 kez kulakları çınlatılmış

konu:

öyle değil mi Madam Son bom bili bili bili bom…

0 kez kulakları çınlatılmış
Bayram şekeri reklamları sünger misali duygularımızı sömürürken ve Ender Saraç bol miktarda yeşil çay tüketmemizi önerirken, cümle içinde “kan şekeri”, “biyoritm”, “sindirim sistemi”, “detoks” ve “evde tempolu dans” gibi şeyler söylerken ve o muhteşem Antiaging- İslam sentezini gözlerimiz önüne sererken, bayram alışverişi kredi kartına bilmem kaç taksitken hatta ilk taksiti bir ay ötelemek de mümkünken bayram gelmiş neyime…

Amaaan… Pireliyiz ya hesapta, bayram öncesi, fukaranın halinden anlamak gerektiği şu günlerde oturayım da şöyle sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel erozyonlarımıza dair yakınayım dedim ama ne gerek var ya, bırak Allahını seversen! Sayın başbakanımız yeterince işgüzar zaten… Yok Ramazan Bayramı’na neden Şeker Bayramı deniyormuş da yok Cumhuriyet Bayramı’nın da Allah iyiliğini versinmiş de… Aman! (Efendim? Cumhuriyet Bayramı’nı karıştırmadı mı? Hı… Bana öyle gelmiş…)

Neyse efendime söyleyeyim, Eylül ayının son yazısını yazayım dedim. Pireli Blogcularla bayramlaşayım istedim. Çünkü her şeye rağmen, tüm bu keşmekeş hayatın içinde, bu soluk bayram uyarlaması yine de güzel…

Artık evli barklı koskoca yetişkin bir insan olduğum için kimse bana bayram harçlığı vermiyorsa da, bu yüzden Türk kahvesi, şeker, lokum, tatlı ve bayram likörü hayali ile neşemi bulmaya çalışıyorsam da... Ah! Rahmetli dedeciğimin ve nur içinde yatsınlar anneanneciğimin verdiği bayram harçlıklarını ara ki bulasın hallerindeysem de… Annemin aldığı yeni ayakkabılar, elbiseler, tokalar yoksa da… Şehrin kıyısında yaşadığımız bu elit gettosunda şeker avcısı bayram çocukları kapıya bayramlaşmaya gelmiyorlarsa da... Hani zil çalar, kapı önünde bir itiş kakış gülüşme sesleri peydah olur, salonda yaldızlı şekerlik içinde değil de mutfakta ya da girişteki konsolun üzerinde konuşlanmış kendi halinde şekerliğin içinde bekleşen bon bon şekerleri alır eline kapıyı açarsın… Hani “iyi bayramlar” diyen çocuk sesleri, gülen yüzler… Hani “size de iyi bayramlaaar alın bakalım!”…Öyle işte, öyle olmuyorsa da… Bayram güzel.*

Evet, gününden evvel oldu biraz ama… Herkese iyi bayramlar!


* iç çekiş…

konu:

bilinç Altında ayar karmaşası

0 kez kulakları çınlatılmış
Şimdi herşey yerini açılmayan şamfıstıklarına bırakmış.. Kuru kese kağıt olmuş zaman, ucundan yırta yırta bitiyor.. Ve dünya susmuş, tüm o kabukların ve kırıkların ses çınlamasına kulak kesiliyor merak içerisinde..

Dışarısında..
Böyle kaş göz hizasının üç beş karış altında sola yatık bir şekilde kendi ritmini tutuyor tek davullu koca orkestramız.. Senelerdir aynı teranenin en "hit" parçalarını, en "top 20" türkücülerini ve yarım ekmeğe soğansız hayat popçularını dinletirken bizlere; artık "dur" bile diyemiyoruz.. "Dur" yerini servis arkası tabelalığa, çeşitli tekil işteşlik eylemlerine satma derdinde..

Karşısında..
Ayna işte.. Bildiğin.. Ne kırık, ne dökük.. Az buz yağmur çamuru.. Az biraz Posta gazetesi yırtıp, karıştırıp, buruşturup gezdirsen geçecek.. Mahallenin yeni Ayşe Teyzesi olacaksın, menşeine göre amca ya da bozuluyorsan abi.. Aaağğbii.. Ağaabeey.. Karındeş.. En Jack figürleriyle..

Arkasında..
Bilinmez.. Bakmadığından.. Bakamadığından..

Sağında sarımsak, solunda soğan.. Kolunda da üç-beş Bim poşeti.. Sorsalar diyecek "hayatın yükünü sırtımda taşıyorum diye".. Sonra da kötüyle gülecek herkes, iyiyle papaz olacak, bu batakta yerlerini kare asına bırakacak..

***

Ve "her saniye birisi doğuyor dünyada" dediklerinden hiç birine senin adının verilmediğini ..
Ve ağzından en çok çıkan şeyin, aslında hiç sahip olamadığın olduğunu ..
Ve bu yazının bittiğini ..

.. biliyor muydun?

konu:

2008-2009 sonbahar- kış sezonu pireli çay tarifleri

3 kez kulakları çınlatılmış
Pireli Ceren Çayı
Halk arasında teskin edici çay olarak da bilinir. Lavanta çiçeği, oğulotu, dağ kekiği, nane, karabaşotu, alıç çiçeği ve gül çiçeğinin demlenmesi ile hal çaresi olur. Daha ziyade optimist, işte ne bileyim bardağın yarısı dolu yarısı boş muhabbetinde, vardır bu işte bir hikmet anlayışında, sabırlı, yeni başlangıçlar yapma ve hayata tutunma dirayetine sahip, bir çıkış yolu bulma donanımlı, “her gecenin bir sabahı vardır” uyarı sistemi olan insanlar için uygundur. Zor zamanlarda içilir ve ardından kanepeye uzanılıp güzel bir film seyredilir ya da iyi bir roman okunursa fevkalade tesirlidir.

Pireli Esma Çayı
Bu çay sarı kantaron, melisa, papatya ve kedi otunun demlenip içilmesi ile dış uyaranlara karşı bilincin, bütünüyle veya bir bölümünün yittiği, tepki gücünün zayıfladığı ve her türlü etkinliğin büyük ölçüde azaldığı dinlenme durumuna geçişi kolaylaştıran çaydır. Eskilerin “bedbin” diye tabir ettiği karamsar insanlar için uygundur. Hayata küsmek, efendime söyleyeyim kadere isyan, bunalıma iskân ve firara imkân hallerine iyi gelir. Lanet olsun böyle hayata, döner kaba etimi uyurum, unuturum derdinde olan birisi için yanında battaniye ile servis edilir.

Pireli Berşan Çayı
Halk arasında “tavşankanı”, “ziftin peki” gibi adlandırmalarla ünlenmiş, siyah Rize çayı, Sri Lanka ( Ceylon) çayı- ki bu çay yine halk arasında “kaçak çay” olarak bilinir- ve bergamotlu çay karışımı iyice demlenerek tavına getirilir. Bu çay ayıltıcı, dimağ açıcı, gönül yakıcı ve mide ağrıtıcı etkileri sebebiyle o gam senin bu kasavet benim tarzı insanlarımızın tercih ettiği, acıların üstüne çıplak ayak basarım, korkmam, çekinmem bir daha basarım, gerekirse yine basarım pişman da olmam söylemlerine eşlik eden bir nimettir. Hayatın üstüne giden cesur kimselerin yoldaşıdır. Tütün ve kara şiir çayın tesirini artırmakla birlikte, yuh artık o kadarına da gerek yoktur!

Pireli Kış Çayı
Zencefil, tarçın, karanfil, kakule, ıhlamur, havlıcan, kuşburnu ve koni çiçeği (ekinezya) karışımı ile yapılan çaydır. Beşer şaşar kışın üşür diyenlerin devasıdır. Soğuk kış günlerinde her bünyeye tavsiye edilir.

Afiyet olsun!

*Fotograf http://drobiazg.deviantart.com/ 'un galerisinden alınmıştır.

konu:

sakın arkana bakma persephone!

3 kez kulakları çınlatılmış




konu:

gel ey Eylül!

0 kez kulakları çınlatılmış
Arapça eylûl, Süryanice "üzüm" anlamındaki aylûl'den (üzüm ayı) gelmekteymiş. O halde Eylül aylarının çekirdekli beyaz üzüm tadında olduğu fikrisabiti yalnız bana mahsus bir hal değil.

Yine de ekseriye Eylül deyiverince insanların aklına hüznün içine süt kaymağı gibi çöktüğü bir kâse gelir. Sanki insan o kâsenin merkezinden gökyüzüne bakar durur da onu saran çeperden dolayı bir tür mahpusluk çeker. Sayfiye devri geçmiştir. İşe gitmek, okula gitmek, tane tane kışlık nevaleleri heybelere doldurup eve taşımak zamanlarıyla, yine trafik, yine şehir, yine egzoz dumanı refakatinde ve hep sıkışık, yorgun, hep huzursuz hallerle güz gelmiştir.

Oysa Eylül ayını çevreleyen o zarı kaldırıp içindeki tatlı, yarı şeffaf ve yumuşak keyfe varmayı tercih etmişimdir her zaman. Hani hava daha soğumamıştır da insana fenalık verecek derecede sıcak da değildir. Hani ince bir hırka ile kollarımızı kavuşturup serin esen akşam rüzgârına karşı sıcak bir kahve içebildiğimiz mevsimdir artık. Hani ara sıra yağmur atıştırır. Birkaç yaprak sararır. Yılın son demlerine girildiğinden kahve fallarında aranır bir sonraki yıla dair umutlar. Kızıl gün batımlarını alalayan pembe bulutlar, akşamleyin caddelerde sokaklarda ışıldayan neon ışıklar, kafelerde parklarda sohbet eden, bir birlerine yaz maceralarını anlatan insanlar, bir telaş, bir heves, bir canlılıkla kıvrılan ama yaz bitti diye şikâyet eden yarım ağızlar, boy boy sinema tiyatro afişleri, yeni çıkan romanlar sarıp sarmalar her yanı. Eylül’ün, ille de hüzünlü, sarı, kırılgan ve dargın, en harcıâlem tasvirlerine inat, neşesi yerindedir. Bunu görebilmek için ara sokaklara girmek kâfidir.

Şimdi ben Eylül ayının gelmesi şerefine üzerinde buğusuyla serin bir salkım beyaz üzüm ve Ahmet Telli’nin dizeleri ikramındayım.

EYLÜL[1]

Ama kırpıntı, bir küçük
uç uç böceğinin her nasılsa
konuvermesi balkona
uyarıyor bizi irkilterek

Bu kahrolası tarraka
bitecek gibi değil sokaklarda
çekip kapıyı çıkmak en iyisi
dalmak caddelere, varoşlara

Belki o zaman Eylül
şaşırtmayacak bizi
bulup çıkaracağız çünkü
evrenin öteki yüzünü

AHMET TELLİ

Keyif olsun!



[1] Şiirin tamamını http://www.antolojimiz.com/siirdetay.jsp?siirId=825&fRecord=0 linkinde bulabilirsiniz.

konu:

pirehistorya*, kara hiciv ve optimist mizah

2 kez kulakları çınlatılmış
Bizim de bir web günlüğümüz olsun derdinde değildik. Hayır, nedir ki yani bir kullanıcı kimliği yaratmak ,bunu bir şifreyle perçinlemek ve bu mestur hallerden ortamdaki sanal varlığına güya derin bir anlam katmak? Hadi ordan!

Derdimiz aman efendim düşüncelerimizi ifade etmek, paylaşmak, yermek, ya da tüm bunlarla kafa bulmak da değildi. Miskin kanepelere yayılmışken, o yaygın kötümserlik sisinin buğusunda öksüre durup tüm bu uyduruk akışa kapılabilirdik. Bir bardak, bir bardak ve sonra bir bardak daha çay içip evlerimize dönmek üzere ayrılabilirdik. Dolmuşta, otobüste ya da kaldırımda yürürken, boşa tatlı zaman harcamanın esrik rehavetinde kalabalıklara karışabilirdik. Ama her şeyin farkındaydık... Pirelendik! Zihnimizi aydınlık tutmak, doğru bildiklerimize sımsıkı tutunmak ve birbirimize verdiğimiz sözü tutmak için direndik.

Pireli Blog şeyin miladı oldu bizim için..hımm..şeyin...eee...hiçbir şeyin! Evet, kendimiz olmaktan başka hiçbir şey bizi kurtarmayacaktı çünkü. Hayattan işkillenen, ahaliyle uyuşamayan, ahmakla konuşamayan tiplerdik. Yani o fiyakalı havalar üzerimizde eğreti duracaktı. "Evet, efendim, sepet efendim, ben şuyum, aman da buyum, şöyle de yaparım, böyle de yaparım, falan efendim fişmekan, efendim, onu da bilirim bunu da mersi..." durumları bize tersti. Sonra biz hep önce kendini gören pirelilerdik. Önce kendini yeren, önce kendine gülen... Yalan dolan karizmatik roller kesmeye bu yüzden hiç yeltenmedik.

Pireli Blog yazarı olmadan önce bendeniz Jean Pierre Jeunet'nin Amélie filminde barda takılan o başarısız yazar Hipolito'nun bir neviydim. Sır denemeleri yapan bir seramikçiydim. Esma kendi çizer kendi okur, oflayıp poflayıp dururdu. Başının üzerinde minik gümüş rengi bir yağmur bulutu ile gezindiği rivayet edilirdi. Berşan delikanlı çağların son deminde, eski plakları sandıklardan çıkaran ve hayatın yitik yanlarını görünür kılan bir tür simya işindeydi. Bu incir çekirdeğini doldurmayacak işlerden sıkılıp blog yazarı olduğumuzu söylemek isterdim ama öyle olmadı. İşin aslı bu saçma sapan işleri sevmemizdi. Mizacımız gereği onlara tutku ile bağlanmamızdı. Onları kayda geçmek istememizdi.

İşte böyle... Kara hiciv ve iyimser mizah zamanları başladı. "Pireli Blog nedir?" sorusunun yanıtı da budur: Pireli Blog, tasnif edilmiş işkiller, hizaya sokulmuş gülmeceler, ve saftirik yaşam ideallerinden oluşmuş alabildiğine bireyci ve alabildiğine muhabbetli bir çeşit komündür.

Keyfini çıkarmasını bilene!



*Blog'dan önce pirelerin yaşam biçimine ilişkin tüm kalıntıları araştıran, ruhlarının derinliklerinde kazılar yapan bilim dalına "pirehistorya" denir.

konu:

üç nokta üstüste iki nokta yanyana

2 kez kulakları çınlatılmış

Oturuyorduk…
O ahşap sandalyede, ben plastik. Yan yana oturuyorduk. Öylece. Susuyorduk.
Can sıkıcıydı konuşmak… Susmak da…


Uzaydan bakılınca çok komik görünüyor olmalıydık. Birimiz bir yetmiş beş birimiz bir atmış boyundaydık. (Neyse ki uzaydan bakılınca bu fark edilmiyordur.) Başka başka yerlerde doğmuştuk, başka başka şehirlerde büyümüş… Sonra birgün biryerde yan yana oturmak için hiçbir sebebimiz yoktu, kozmik, astronomik ve tırt ne kadar –nomik yapı varsa onların isteği dışında.

Özlüyordum… Annemi… Onun zekice öğütlerini… Bir de burnumun dikini… Nerelerde bırakmıştım onu acaba… Gözlerim neden perde aralığından gizlice bakar gibi yarı açıktı artık, hımbıl, tırtıl, dingil miydim artık? Kımıl… evet kımıldamak gerekliydi. Bahar aylarında herkes çimenlere yayıldığında atölyede çalışmaya başladığım zamanlar gibi.

- Sizin de işiniz rahat canım. Bütün gece burda oturuyonuz.! Gündüz de çocuklara iki resim çiziktiriyonuz..

Bir galeride görevli kişi ne yapardı? Üçlü parande ? Yedi adım tilki vuruşu ? Timsah yürüyüşü?? Peki ya bir seramik öğretmeni çocuklara ne yaptırırdı? Michelangelo’nun cennet cehennem kapısını ? Leonardo’nun kuş eskizlerini? Botero’nun Abu Ghraib işkence çizimlerini?

Sizi dinlemiyorum. Gerzekleri hiç dinlemiyorum. Ben yalnızca burnumun dikini arıyorum..Buralarda bir yerlerde, oyalanıyorum…

konu:

ağustos .......

1 kez kulakları çınlatılmış




Bir sanat çalışmasına başlamadan önce söylenen “tasarım aşaması çok zordur”, ya da “yaratım süreci çok sancılıdır” laflarını duymuşsunuzdur. Bu en basit şekliyle bir ifade ediş de olsa doğrudur. İşte bu yaratım süreci, belki de bir denklemden ibarettir. Karşınızdaki resimlerin yaratıcısı İlke Kutlay için bu denklemin çözüldüğünü, kendi yaratım sistemini oluşturduğunu ve her defasında ortaya farklı bir sonuç çıkarma başarısını da elden bırakmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Fotoğraf çeker, mekan kovalar, fikir depolar, biriktirir, yolda yürürken bile araştırır. Biriktirdiklerini bilgisayarda son şeklini almak üzere biçimlendirir. Ama son söz tabi ki tuvale yazılacaktır. Büyük lekeler, katmanlar, renkli duvar kağıtları, iç mekanlar, tüm dişiliğiyle kadın figürleri vazgeçilmezleridir. Araştırma aşamasındaki çalışmaları yeteneğiyle de birleşince işte yukarıdaki gibi resimler ortaya çıkmış ve kendisine 10 adet ödül getirmiştir.

E hadi buyurun İlke Kutlay sergisine!
(Esma Burcu Sereli)

http://www.sanalmuze.org/sergiler/contentxy.php?sergi=780&ic=15&pg=0

21. Peron - blog yazısı olabilir

1 kez kulakları çınlatılmış

Temmuzun 13 ünde yazılacak bir yazıyı kaleme alıyorum şu an..
Hatta bahsi geçen yazı, saat 11 de yazılmalıydı.. Bir de İzmir de olmak gerekirdi tabii..

Kısmen ve teknik aksaklıklara bağlayıp, girizgahı oluşturmaya 5 ağustos tarihinin bir yarım gecesinden başlayalım..

Bu kısmı hızlıca okuyalım.. 13temmuz1973saat11de11numaralıotobüsdurağında!
Eğer ki 21.peron okyanus damlası firmalardan biri olsaydı web sitelerinin "hakkımızda" kısmının kuruluş bilgilerinde yer alacaktı..

70' lerin ortasında 80' lerin başında grup olmak gibi bir durumda olduklarından, ideolojilerden uzak bir Ege şehrinde kendi başlarına, kendi bildikleriyle ve her türlü "kendi" sıfatlarıyla geçirerek bugünlerde unutulmaya; buna rağmen her türlü popüler beklentinin üzerinde bir konuma vardı yollarının sonu.. Bir avuç mutlu azınlığa "biz de bu topraklarda progressive rock yapmışız be hoca!" dedirtebildi..

Siyasetten ne kadar uzak durdularsa da, tamamen siyasi sebeplerle su yüzüne, Avrupa kıtasına çıkmayı başaramadılar..

İkindiye mütakiben 5 çayında ' 79 yılının Eurovision u için nerede toplanacağını düşünen Evropa heyeti, kısır gününün ev sahibi Litvanya' nın "Ay hep bizde toplanıyoruz, biraz da İsrail e gitsek, görsek oraları yeşil yeşil" demesiyle kendisini Hz. Musa' ya kutsal diye vahyedilen topraklarda bulmuştu..

Ters köşe.. İşte hayat dedikleri.. Kader diye ah edip, unkapanında kaset doldurdukları şey yapmıştı yine yapacağını.. Maria Rita Epik' le beraber Eurovision seçmelerinde zafere ulaşan grup; siyasi açmazların, ideolojik kaçmazların sebebiyle 79 senesini İzmir Güzelyalı da çaya pötibör banarak geçirmeye mahkum edilmişti.. Gidiş biletleri yanmıştı..

Pötibörler kuru kuru gitmezdi.. Tavşan kanı çayların da destek çıkmasıyla kendilerini o senelerde adı bile duyulmadığından eşe dosta dağıtılan, fakat yıllar sonra yayınlandığı kısa bir sürede biten bir albüme imza atmaktan alıkoymadılar..

Bahsi geçen albümde gözüme ilk çarpan Orhan Veli' nin pek bilinen şiiri Anlatamıyorum oldu.. Nacizane fikrim, 21.Peron'un İlhan İrem' in yorumuyla "söyleyemiyorum"a dönüşen bu eserin hakkını verdikleri.. (Aşağıdan dinleyebilirsiniz)

boomp3.com


18 400 tl şarkısı ikinci dikkatimi çeken oldu.. Eş, dost, hısım, akrabalardan bir tanesinin bir türlü ödemediği 18 400 lirası için yazılmış.. grup üyelerinin şarkıyı yazarken "hacze vereceğimize şarkısını yapalım, belki daha fazlasını kazanırız.." düşüncesinde olup olmadığı bilinmese de; bugün bir panik, bir kurban grubunda gördüğümüz, beğendiğimiz, takdir ettiğimiz o eski yeşilçam replikleri misali; bu şarkının girişinde kullandıkları "sample" Emel Sayın' ın şu anda adını vermek istemediğim bir şarkısına aittir(o kendini biliyor) ve bu alanda Türk müziğindeki ilklerdendir..

Bahsettiğim iki şarkının yanında bir şarkı vardır ki, beni alıp götüren, bir türlü geri getirmeyen, uçsuz bucaksız gezegenlerce Mecnun edip su aratan, Leyla olup aya ilk ayak bastıran olmuştur.. Anne adıyla albümde yerini alan bu şaheser, şarkının içerisinde kemanın bambaşka bir yer etmesiyle toprağa karışmış, hayat suyu olmuştur..

boomp3.com

konu:

sır denemesi...

3 kez kulakları çınlatılmış
Ankara’da kimsecikler yok…

Balkon kapısının önündeki tül havalandıkça havalanıyor. Bahçedeki havuzun şıkırtısı ve üst kat komşumun mıymıntı terlik tıkırtısı eşliğinde, püfür püfür diye tabir edilen o atmosferin hafifliğinde bir hallerdeyim. Kabuğuna çekilmiş sessiz bir kaplumbağa gibi devinimsiz ve rengârenk bir kelebek misali hayalperestim. Hayat memat meselelerine karşı mesafeli, kültür mantarlarına alerjiğim. İncir çekirdeğini doldurmayacak bir hayatın eşiğindeyim…
...

Herkes başka başka hayatlar yaşadığını sanır, kendisinin başka, kaderinin başka, dünyasının bambaşka olduğuna inanır. Başkalarından başka...Zaten evreni kendi etrafımızda evirip çevirmesek, bu ömür denen yolculuğun ne tadı ne de tuzu kalır. Esas kız olmadıktan sonra -ya da esas oğlan- şu çekilen eziyetlere değer mi hiç? Bu yüzden insan, karanlığın içinde, o sorgu lambasının altında aydınlanmış gibi, dımdızlak sanır kendini hep. Kayda değer biri olduğunu, çetrefilli bir kader yazısının üzerinde ip cambazlığı yaptığını ve hep izlendiğini sanır. Hep, hep, hep…

Sanırım işte tam bu noktada gülmece başlıyor. Komik... “Tarihe geçmemiş adsız kahramanlardı onlar…” cümlesindeki o tipler, işte onlarız biz. Biz; yani olağan olmayı seçmiş, vicdanından korkan ve hep helalinden aksiyonları olanlar… Racon bilen, temiz çocuklar…

Hop! Orada bir duralım bakalım. Berşan Bey, birer çay koyun lütfen ince belli bardaklara. Esma Hanım, siz de o Uykusuz’u bırakın efendim bir kenara. Zira bendeniz namı diğer “Çok Bilmiş Yalnız Kalmış Hanım” bir mola istiyorum.

Kitap ayracı koleksiyonumdan nadide parçaları çıkarıp ömrümün sayfaları arasına yerleştirmek, kaldığım yerleri unutmamak ama yine de bir süre hayatı asmak istiyorum… Esas kız olmak için değil de esası bulmak için diyelim, kendimi akışa bırakıyorum.

Müsadenizle…

konu:

bir çay tanesii.. demliğin çilesiii.. buharın sesiiiylee, güneee uyansam..

2 kez kulakları çınlatılmış
Çay bardağı önümde, üzerine düşenlere bakıyorum.. İlk ben düşüyorum önce, bitmesine fırsat vermeden "doldurayım mı?" diyorum.. Hemen sonrasında üzerine titriyorum, masama taşırken.. titriyorum.. kenarlarına döküyorum hep..

Dibine dalıyorum on metreden, irili ufaklı çay taneleri önümde.. Diyorum kahve bahane, asıl bunun bakacaksın falına.. Dibinde yazıyor işte, içinde, en dibinde !

Bardağın dibinde kalan demlerle adının baş harfini yazıyorum.. Periyodik konuşmak gerekirse 28 de 1 şansım var..

Beğenmezler çayın dibini, çöpe döker apartman teyzesi genli ev kızları, kadınları ve çocukları.. Ya da bilmezler kadrini, kıymetini; elleriyle ellere verir, başka bardaklara dökerler .. 21. yüzyılın bilgi toplumuna yakışmayacak hareketlerde bulunurlar..

Kimileri çay der geçer, kimi çay deyince dururlar.. Göçerlerin kabile reisi, kızıl derili ruhudur bir yerde; "dur" deyince durur herşey, her hayat .. Bir üstü açık cam parçasına gizlenip dolar mideye.. Kana karışır.. İnsana bulaşır..

konu:

cırcır böceğine öykünme

0 kez kulakları çınlatılmış

Hava sıcak. Terliyiz evet, ama ruhen hafifiz…

Yaz aylarında her şey incelir. Bu yüzden, incelikler yüzünden hayat hükümsüzdür. Şifon gibidir, uçuş uçuş ve şeffaf… Üfleyince kalkıp gidiverecek gibidir ömür. Kumsalda, havuz başında, ağaç gölgesinde, balkonda, yelpaze arkasında, akşamüzeri sokaklarında miskin ve gamsız ayaklar usul usul sallanır. İnsan ana haber bültenlerinden sıkılır. Adam sende, bu memlekette her şey hep böyle saçmadır ve bu sıcakta balkonda karpuz yemek daha akıllıcadır. Sonra kitaplar ağır olmamalıdır. Kitaplar ucuz olmalıdır. İnsanın hayatını değiştirmeyecek türden ve hatta bu pamuk şeker kıvamındaki yaşantılara uyumlu kitaplar sarmalıdır dört yanı. İnsan okudukça oyalanmalıdır. Elbette gazeteler de kolay bulmacalı ve bol magazin haberi olanlardan seçilmelidir. Suya girip çıkmalıdır insan serinlemelidir. Serinledikçe de üzerine bir ferahlık bir huzur çökmelidir. Kavgaya ara vermelidir. Didişip durmamalıdır hayatla, dondurma yiyip, tavla oynamalı ve kumdan kaleler yapmalıdır. Çekirdek gibi çitlemelidir zamanı… Saat takmamalıdır.

Kıyamet kopacakmış, kopsun varsın! Kim bu sıcakta kalkıp ayak direyecektir? Mevsim popüler müzik, buzlu emperyalist içecek ve güneş kremi kokusu mevsimidir. Paspal terlikler, ütüsüz tişörtler son moda güneş gözlükleriyle insan cırcır böceğidir. Hayat ise karınca… Yeri geldiğinde o basmakalıp ama doğru ibreti yüzümüze vuracak olsa bile şimdilik sinsice geçip gitmektedir yanımızdan. Güneş tepededir…



Böyle zamanlarda ben o göz kamaştıran sihirin geçip gitmesini beklerim… Ve turuncu bir meyve gibi tatlı gün batımına karşı, durup düşünürüm:

“Bulut mu olsam,gemi mi yoksa?Balık mı olsam,yosun mu yoksa?Ne o, ne o, ne o.Deniz olunmalı, oğlum,bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.”[1]



[1] Bulut mu Olsam, Nazım Hikmet, http://www.nazimhikmetran.com/

konu: ,

Charles Dickens

0 kez kulakları çınlatılmış

Bugüne kadar hiç kimsenin tahtını ele geçirmeye muktedir olamadığı, varisi olmayan kral
Sidney Carton, Mr. Scrooge, Pip ve daha nice karakterle öyle ölümsüz ve yenilmez bir ordu kurdu ki insanın içinde varlığından çoğu zaman habersiz olduğu duygu madenlerini sömürdü ve bazı hislerin varlığından bizi haberdar etti.

Sidney Carton, bize fedakarlığın hatta biraz daha açık konuşmak gerekirse aşk uğruna fedakarlığın ne demek olduğunu gösterdi; günümüzde kokuşmuş diye bile tabir edemeyeceğim çünkü olumlu ve olumsuz bütün tanımlarını yitirmiş aşkın nasıl bir boyutu olabileceğini öğrendik ve kitabın son sayfasına göz yaşımızı düşürmeyi…

Pip ise hayalkırıklıklarımızın öğretmeniydi. Ona baktığımızda hayallerin trajik sonlarını da görüyorduk; hayallerimiz, gerçeklerle yüzleştiğinde yepyeni bir hayatın buruk bir biçimde olsa da nasıl başladığını da. Zümrütü anka kuşu olabilmeyi…

En başlarda içimizden hakkında lanetler okuduğumuz Scrooge ise birden Tanrı’nın kutsadığı bir aziz gibi oluverdi. Azıcık bir zaman dilimi içerisinde yaşanılan değişimlerin de bazen köklü olabileceğini kavradık. Hayaletlere, perilere hiç gerek yok; başınıza gelen sıradışı herhani bir olay da karakterinizi baştan aşağıya değiştirebilir. Scrooge da değişimin öğretmeni olsa gerek.


Serdar Altaç
http://greatliterania.com/

konu:

inişlerim çıkışlarım hep kendimden kaçışlarım

8 kez kulakları çınlatılmış

Gün öğleyi bulmuştu. Hayatımın öğle vaktiydi artık. Öğleden sonraya dönmeden en parlak haliyle yüzümü aydınlatmalıydı güneş. Yapmak istediklerimi sayınca, daha gençsin yaparsın diyorlardı akşamüstünü yaşayanlar. Bu minvalde mi düşmüştüm yola yoksa zaten yollarda mı yaşıyordum bilmiyorum. Tadı damağında, gördüğün yerle ilgili manzaraları getirerek gözkapaklarına döndüğün bir tatil gezisi değildi bu. Aciliyetle hayat öğrenilmeliydi, en azından niyetlenilmeliydi buna.

Biz hep konuşurduk Ceren’le hayattan, sanattan, insandan, çocuklardan, aman aman bir de politikadan!! Dostluk niye güzeldir bilir misiniz? Hiç karşıdakine rezil olduğunuzu düşünmezsiniz. Bu yüzden çok güzeldir. İstediğini söylemek, istediğini düşünmek, istediğinde saçmalamak güzeldir.

Neyse işte kalktık geldik taaa buralara. Başta çok zordu. Aslında her şey kolaycacık bir denklemin içindeydi belki de ama bulmak zaman alıyordu. Bari gidiş yolu doğru olsundu. Yerleştik ettik, ilk gün yemek yiyecek vaktim olmadı ama çeşitli ebat ve sıralamadaki görevlilerden kim olduğumu bilmedikleri için fırça yediğim oldu. Sonra gelip “ay pardon siz seramik hocamızsınız sanırsam” dediler, neyse karnım bir şekilde doydu.

Bir şeylerde bir tuhaflık vardı. İnsan ilişkilerinden bahsediyorum yoksa tabiatın hiçbir sorunu yoktu. Deniz kıyısındaki kocaman gövdeli 6 kollu muhteşem palmiye ağacı yanı başındaki denizden çok memnun görünüyordu, ya da geceleri üzerine gelip yerleşen yıldızlardan. Yeni gözünü açmış kedicikler mutlu koşuşturuyorlar, yemek bulunca yiyor, dayak bulunca kaçıyorlardı.

Galerideki arkadaşlara kimsenin yerinde gözüm olmadığını anlatmak zaman aldı, seramik hocası olduğumu hatta bana bir yaz kafi turizm sektöründe demek istedim. Hatta büyük büyük el kol hareketleriyle anlatmak istedim ki iyice anlasınlar diye. Neyse anladılar. Hep birlikte huzura kavuştuk. Bir de insanlar ne istiyorlardı o küçük kızdan anlamıyordum, çekinerek konuşmalarının sebebi farklı olması mıydı? Gece annesiyle telefonda konuşurken ağladığını bir tek ben duyuyordum sanırım bunun için diğerleri gibi düşünmem imkansızdı.

İşte diyorum ve abartmak istemiyorum ama bu güzelim deniz kasabasında, güzelim tabiatın ortasında insanlık mı, sanat mı, samimiyet mi bir şeyler ölüyordu. O yüzden ben de Sasha’nın yanına onu ziyarete gidiyor bana yaptığı türk kahvesini içiyor, Galeride tek başıma oturup bişeyler okuyor arada fırsat bulursam kıyıdaki iskelenin üzerinde geziniyor ya da çizim yapıyorum. İyiyim. İyiyim. İyiyim.

Bir keresinde Berşan bana “bence senin için bir partide balkonda karşılaşacağın ve “ sizde mi partiden sıkıldınız? ” diyecek biri olmalı” demişti. Bir açılış, bir düğün ve bir çok parti kıvamında gece geçirdik daha bi gelen olmadı.:) Zaten burada o incelikte biri olacağını sanmıyorum ki partide kestiği mini etekli kızları bırakıp da balkona beni aramaya gelsin.:)

Dur bi çıtırtı var biri geldi galiba!
- Miyııııııuuvvv
- Kedicik sen miydin!? Sen de mi partiden sıkıldın, gel bakalım!:)

Eşek kafalı Berşan, zekisin diye seni dinliyorum, hep beni kandırıyorsun!!:)))

konu:

pireli başlıkları konuşturmaca no 1

1 kez kulakları çınlatılmış
sanat hayat meselesi

- haddii canım! ne hayat meselesi? altın bileziktir sanat, altın bilezik.. bak Ferhat Göçer' e.. adam hem doktor hem sanatçı.. düzenli bi geliri, bi mesleği, sosyal güvencesi var.. sanatını da yapıyo hobi olarak.. siz burda hala oturmuş sanat eşittir hayattır diyorsunuz Ceren Hanım.. e sürünün böyle işte !

kararsızlar karar versin

- şimdi bişey söyliycem ama gene ukala olan, haşare olan ben olucam Cemil amca.. hiç konuk yazar yazısının başlığına ilişmeyeyim en iyisi.. saygılar, sevgiler, hürmetler..

göz göze gelme necimi

- beni delii ediiiyooorsun.. kusura bakma necmii.. .... neye benziyorsun ?
nuri bilge ceylan

- offf! ne konuştu öyle Cannes da değil mi Esmacım.. Gözlerim doldu, yaşardı bi şey oldu.. (yalan bu)

Mutlu Başkaya Yağcı kimin nesi, kimin fesidir?

-şimdi isim olarak birden siz söyleyince şeyedemedim Ceren Hanım ama görsem çıkartırım.. isim hafızam pek iyi değildir de..

sanal vedalaşmalar üzerine

- üzerime gelme Esma !

konu:

göz göze gelme necmi

3 kez kulakları çınlatılmış

“Göz göze gelme Necmi”ler vardır hayatta. Genelde üstdüzey yönetici olarak işyerlerine sotelenmiştir bu tipler. Çünkü başka bir hayat alanında fazla tutunamazlar. (En sevgisiz yer iş hayatıdır ne de olsa…) İşyerlerinde beslenirler, büyürler, böyle etleri kanlanır, bıngıl bıngıl olur. Mesela Göz göze gelme Necmiler, çeşitli selam sözcüklerine cevap vermezler, sürekli bir aksi görünüş içerisindedirler. Bunun için özel çaba harcarlar hatta.

- Günaydın Necmi Bey
- …
- Necmi Bey Günaydın!
- …
- Nemci Bey?
- …
- Allah belanızı versin Necmi Bey!!!

Koridorda, yemekte vs. karşılaşınca sizi görmezden gelen, sanki yanından siz geçerken o ufukta yakalayacağı Karşıyaka Vapuru’na dikkat kesiyormuş gibi sabit ileri bakan Necmi Bey iş laf sokmaya, adam aşağılamaya gelince karşıdakinin gözlerinin içine diker bakışlarını. Pek nüktedandır, iğneleyici espriler yapar, efendime söyleyeyim alaycı yandan gülüşlerle ne kadar keskin zekalı olduğunu ispatlar. Eğer acar biriyseniz sizin karşılık olarak vereceğiniz cevabı dinlemez, geçiştirir. Zaten aklı kendi söylediği müthiş, zekice laf sokuşta kalmıştır, hemen yeni konuya adapte olamaz ya da olmak istemez. Ama eğer dişine göreyseniz Necmi Bey’in vay halinize…Sorular soruları izler, bezdirir, b..unu çıkarır artık Necmi.

- Elimdeki listeyle, sizin yazdığınız liste birbirini tutmuyor Aslı Hanım neden?
- Bilmem Necmi Bey bilgisayardan çıktı al dediniz aldım getirdim size.
- Bilmem ( o yan alaycı gülüşle ) hah! Nasıl bilinmez bu aslı Hanım hiç karşılaştırmadınız mı ikisini?
- Sizdeki listeden haberim yoktu Necmi Bey!
- Kaç eksik madde var sizdeki listede ? (Aslı Hanım Necmi Beydeki söz konusu listeyi o anda gördüğü için bilememektedir ama Necmi’yi de üstüne sıçratmak istememektedir o yüzden uydurmaktadır.) E iki üç tane var herhalde.
- 2 mi 3 mü Aslı Hanım 2 mi 3 mü? Net bişey söyleyin.
- Efendim listeyi ilk kez görüyorum verin inceleyip size olması gerektiği gibi teslim edeyim.
Buraya kadar Necmi, avının karşısında kıvrım kıvrım kıvranmasından büyük bir zevk almış, gözünün içine bakarak ardı ardına sorular sormuş, sorularına aldığı tereddütlü cevaplara bastığı smaçlarla zevkten çıldırarak, orgasm sonrası odasına bir sigara yakmaya giderken son sözlerini söyler:

- Cık cık cık! Baştan savma işler!!!

Haşırtt!! Kağıtları da masaya doğru fırlatmayla iteleme arası atar. Çünkü ayrıca Necmi gibiler savurduğu öfkenin ardında da hiçbir zaman tam durmazlar, dur bakiim karşıdaki ne kadarını yiyecek çerçevesinde sinikçe bir öfkedir onlarınki.

Bir de artık sevgisiz büyüdüğünden midir nedir, etrafında seveni de olur Necmiler’in, “ya Necmi abinin huyu öyle ya yoksa iyidiiiiiüüeaar.” Ya güzelim iyidir iyidir de böyle şımartmışsınız tepemize çıkartmışsınız Necmi’yi. Ayrıca huyu böyleyse bunun nesi iyidir alahaşkına. Öyle sevmeden idare edilmeye alıştırmışsınız koskoca adamı.

Neyse siz siz olun göz göze gelmeyin bu Necmilerle, bulaştırmayın, gelirseniz de hemen kaçın o ortamdan eline koz vermeyin deli Necmi’nin. Acaba sevgisiz mi büyümüş, neden böyle olur ki bir insan diye de anlamaya çalışmayın. Bu iyi niyetiniz enerji vampiri Necmi tarafından fark edilecek ve aciliyetle sömürülecektir. Hiç gerek yok, hayat ne ettiyse etmiştir ve işte Necmiler’i de var etmiştir.

konu:

sanat hayat meselesi

1 kez kulakları çınlatılmış
Hayat nedir? Yazgı mıdır yoksa milli iradenin halt etmesi mi? Ya da bir çocuğun gülümsemesi, bir kadının çilesi, bir adamın yan çizmesi midir? Üretmek, tüketmek, hissetmek, uyumak, korkmak, ihtiyaç durmak mıdır hayat? Bir rüzgârda savrulup giden yaprak misali en basmakalıbından, sürüklenmek midir? Ve unutmak mıdır bazen? Ayılmak mıdır? Öfke midir hayat?

Kestiremiyorum… Böyle puslu zamanlarda, tüm yaşam yöntemlerine mesafeli, kanı serin ve ruhu derin bir film izlemek, hayatı unutturacak bir roman okumak ve içimden duru nehirler gibi akacak bir müzik dinlemek istiyorum. Laboratuvara benzeyen postmodern sanat galerilerinin beyazlığında, bir seramik formla karşılaşmak, durup kalmak, kadim bir kapıdan geçmek ve muazzam ufka ulaşacak kudreti kendimde bulmak istiyorum.

O halde, bu arsız, bu yüzsüz, bu aymaz kalabalıklara rağmen umut etmek midir hayat? Ve sanat, yaramız mıdır yoksa umarımız mı? Ana haber bültenlerinden, gazetelerin sığ eklerinden, arama motorlarından, anlık iletilerden, barkodlardan, dijital tırı vırılardan, mikro dalgalardan, makroekonomiden, kozmopolit domateslerden, aynalı alışveriş merkezlerinden, bardakta mısır tanelerinden, kredi notlarından, neoliberalist kaygılardan ve neo-con planlarından devşirme hayatımız mıdır kanayan? Yoksa bu esrik hayat hayattır da, ağrıyan sanat mıdır? Bilemiyorum…

Yaşamın tek gayesinin “etiket” olduğu şu zamanlarda önemli olan ne hayatın ne de sanatın içeriğidir aslında… Önemli olan yalnızca çarpıcı görüngüler yaratmaktır. Gündelik yaşantıların uygulaması bile değişir artık. Kendi halinde bir hayat yeterince fiyakalı değildir. Tüket tüket tüket! Dev bir güdümlemenin önce sinsice şekillendirdiği ve sonra ezdiği kimlikler hep daha fazla tüketmek ister. Kişi başına düşen gelir ufaldıkça ne hikmetse hedefler büyür. Hayata mutlak suretle bir estetik müdahale şarttır. Botoks olabilir, cam balkon, yüksek çözünürlüklü likit kristal televizyon, oyun konsolu, yürüyüş bandı ya da besin takviye kapsülleri olabilir… Ve elbette her şeye eğlence katmak gerekir. Hayatı ve sanatı çığırtkan bir eğlence anlayışı ile yönetenlerin cilalı “ömür turizmi” paketleri kredi kartına bilmem kaç taksitle ve derhal satın alınmalıdır. Böylece modern sanat müzeleri, festivaller, alışveriş merkezleri – ki artık yaşam(!) merkezleridir bu mekânlar-, çok salonlu ve obur porsiyonlu patlamış mısır yanında içecek promosyonlu sinemalar, spor salonları, popüler gösteri merkezleri, uluslararası beş yıldızlı oteller dolar dolar boşalır. Zaman akar… Para gereklidir. Bu tartışılmaz, bundan şüphe bile edilmez… Hayat, ancak para ile satın alınabilecek hedefler ve bunlara giden otoyollardan ibarettir.

Sanat da bu benzetim hayatında kendine ayrılan o kıytırık yeri alır. Daha ziyade yönlendirme ve gösteriş eylemlerine hizmet eden, gündelik, mümkün mertebe sansasyonel ve illa ki savruktur. Anlık heyecanlar yaratmaktan ileri gidemez. Çünkü sanatın bu “ömür turizmi” paketindeki işlevi pakete seçkin bir hal kazandırmak, eğlendirmek, sığ bir tüketim tavrını allayıp pullamaktır. İşin özü sözde sanat, bu paket içerisinde heyecan olarak kitlelere bir güzel pazarlanır. Yutturulur, evet tabir budur…

O halde bu sığ hayat ve fos sanat düzmecesi ile insanın arasına bir mesafe koyması şarttır. İşte bu yüzden, bu bulanık suları aşmak, bizi saran bu kara marazlardan kurtulmak, hayatımızı istila eden ifritleri yok etmek gerekir. Tüm bu safsatalar yığını hayat falan değildir. Hayat, ongun bir bütünlüktür. Sanat ise kayıp cevherdir ki, o cevher hayatı ongun bir bütünlüğe dönüştürür…

konu:

kararsızlar karar versin

0 kez kulakları çınlatılmış
Seçimlerde çoğunluğun oyunu alan siyasi partilerin, iktidarı ele geçirebileceği, buna karşılık her konuda yasal düzenleme yapamayacakları, Anayasa Mahkememizin 05.06.2008 tarihinde vermiş olduğu kararla bir kez daha ortaya konmuştur. Bu kararla aslında demokrasinin en temel kuralı olan; çoğunluğun iktidar olması yanında, azınlık görüşünün güvence altında bulunması gerçeği de ete kemiğe bürünmüştür. Tarihte çoğunluk iktidarlarının gücü önünde Anayasa Mahkemesi gibi fren görevi yapan kurumların bulunmamış olmasının ortaya çıkartmış olduğu insanlık trajedilerinin bir daha tekrar etmemesi için Anayasa Mahkemesinin ne derece hayati bir öneme sahip olduğu bu karar vesilesiyle görülmüştür.

Anayasamızın 4. maddesi ilk üç maddenin değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceğini hüküm altına almıştır. Bu maddenin sözel (lafzi) yorumundan diğer maddelerin Anayasada belirtilen şekilde değiştirilebileceği sonucu çıkartılabilir. Örneğin, 4. madde değiştirilebilir. Bu değişikliğin 4. maddenin kaldırılması şeklinde gerçekleşmesi halinde; Anayasaya aykırı bir değişiklik olmadığı da savunulabilir. Sonuç olarak, ilk 3 maddenin değiştirilmesi teklifini yasaklayan maddenin ortadan kaldırılması ile ilk üç madde için istenilen değişiklik teklifleri yapılabilir. Aynı yorumdan devam edersek, Anayasa Mahkemesi ile ilgili hükümler Anayasamızın 146 ve devam eden maddelerinde düzenlenmiştir. Bu maddelerin değiştirilemeyeceğine dair Anayasamızda bir yasak ve sınırlama söz konusu değildir. O halde bu maddeleri değiştirerek Anayasa Mahkemesini ortadan kaldırmak mümkündür. Bir adım daha ileri gidelim: Anayasaya bir madde koyarak, Devletimizin İngiliz Mandası haline getirme veya Amerika’nın 52. Eyaleti yapma konusunda bir düzenleme yapmamıza da aynı mantıkla Anayasal bir engel bulunmamaktadır. İşte bu sakıncalı anlamalardan ötürü, Anayasa maddeleri sözel olarak değil, amaçsal (gai) olarak yorumlanır. Bu yorumlama işi de konumu ve görevi gereği Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır. Adına da yargısal yorum denir. Anayasalar adı üstünde olduğu gibi ana yasalardır. Bir devletin rejimini, organlarını, vatandaşların temel hak ve özgürlükleriyle yükümlülüklerini belirleyen yazılı belgelerdir. En önemlisi egemenliğin hangi organlar tarafından nasıl kullanılacağını ve bu kullanımın sınırlarını ile, sınırların aşılıp aşılmadığını belirleyecek olan ilke ve kurumları da gösterir. Devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri ve Anayasanın Başlangıcında belirtilen temel ilkeler bu sınırları gösterir. Anayasa Mahkemesinin yaptığı; yürütme organının harekete geçirmesi ile yasama organında yapılan Anayasa değişikliğinin bu sınırları ihlal edip etmediğine bir karar vermektir. Gerekçelerini yakında göreceğimiz bu karar, bundan sonra yapılacak Anayasa değişiklikleri için de önemli bir referans olarak alınacaktır. Türbanı serbest bırakmak için yapılan Anayasa değişikliğinin daha bu aşamada Anayasamızın Ruhuna aykırı olduğunu söylemek mümkündür.

Bu son Anayasa değişikliğinde iktidar partisi AKP’nin suç ortağı konumundaki MHP’nin; “karara saygılıyız, bize göre siyasi bir karardır” şeklindeki ilk tepkisi, boş ve anlamsızdır. Zira, Anayasa değişikliğinin kendisi siyasidir. Öyle ki, sonuç itibariyle,Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan laiklik ortadan kaldırılmaya kalkışılmıştır… Dolayısıyla böyle bir değişiklik ile ilgili verilecek olan karar, nasıl olursa olsun sonuç itibariyle siyasi olacaktır. Hal böyle olunca, MHP bu konuda bir şey söylememe kurnazlığını yapmaktadır denebilir. Başka bir ifade ile MHP’nin söylediği “Bu karar bir yargı kararıdır” demek gibi bir şeydir. Bir başka yönüyle kamuoyuna verilmek istenen mesaj ise şudur: Yargı Erkinin temsil eder durumda bulunan, en yüksek yargı organı Anayasa Mahkemesi, yargılama fonksiyonu sınırlarını aşmış ve yasama organının yetkisine tecavüz etmiştir. Bu noktada suç ortağı MHP ‘Cübbeli Darbe” söylemini ortaya atan AKP’lilerle aynı kulvara düşmüştür. İlerleyen günlerde, kararı “eleştirme haklarını” kullandıklarını söyleyerek içine girdikleri talihsiz durumdan çıkmaya çalışacakları beklenmektedir. Ne var ki, gerekçesi açıklanmamış bir kararı eleştirmekteki acelecilikleri inandırıcılıklarını da önemli ölçüde yok etmiştir…

CHP, Anayasa Mahkemesinde dava açmakla hem kendine yakışanı yerine getirmiş, hem de Cumhuriyete bağlı yığınların isteğini yerine getirmiştir. Karar üzerine parti yetkililerinin yaptığı açıklamalar oldukça temkinlidir. CHP beklenenin aksine bir mahcubiyetin de içindedir. Sanki ayıp bir iş yapmış gibi bir köşeye çekilmiştir. Anayasa Mahkemesinin, sonuçları itibariyle siyasi olan bir Anayasa değişikliği hakkında vermiş olduğu kararın da sonuç itibariyle siyasi olmasının son derece doğal olduğunu söyleyememektedir. Tıpkı eski Bolu Valisinin Atatürk İlkeleri ile Cumhuriyetin niteliklerine bağlı olduğu için Atatürk’ün partisi olan CHP’ye şikayete geldiğini söyleyemedikleri gibi... 80 ilin valisinin başbakanın; ” halka kömür dağıtın” komutuna itaat edecek kadar AKP’ye yakın olduğu bir dönemde bir tek valinin CHP’ye yakın olmasını savunamayacak kadar pısırık ve “temkinli” olması anlaşılır gibi değildir…

MHP’nin “karar siyasidir” açıklaması aksine, AKP sözcüsü Dengir Fırat hayır “hukukidir” dedi… Yeni Anayasa değişikliklerinin mimarı, kararın hemen ardından ortalığa düşüp bağırmaya acaba neden başladı ? Cumhuriyeti kuranlara ve Cumhuriyete borcunu ödemeyen hoca, Anayasa Mahkemesi üyelerini bağırıp çağırarak AKP’ye borcunu ödüyor herhalde… Şimdi sormanın zamanı geldi sanırım: Sayın Özbudun; bu şer ittifakına nedir borcun?

Göreceksiniz bakın, Anayasa Mahkemesinin kararı yoruma ihtiyaç göstermeyecek kadar açık olacak. Şimdi sırada AKP’nin kapatılması davası var. Türbanla ilgili karar bence ondan daha önemli... Çünkü bu karar bir nevi kapatılma davasının kanıtı gibi… Zira AKP’nin rejimi değiştirme girişiminde, “elverişli vasıta”ya sahip olduğu da hüküm altına alınmış olunuyor. O nedenle AKP’nin kapatılacağına kesin gözüyle bakılabilir…

Ondan sonra sıra 16,5 milyon seçmenin çözülüp, dağılma sürecine geliyor… AKP’yi ilk olarak türbanın bir parçası haline getirilmiş ve yıllarca bir siyasi malzeme olarak kullanılmış türbanlı kızlar terk edecek… İkinci sırayı AKP’nin her dönemde kendine bir parti bulan yöneticileri ile yasak gelen millet vekilleri ve onların etkileyeceği kesim alacak... Yasaklı duruma gelenlerin gidişi biraz daha hüzünlü olacak, ülkeyi soyup soğana çeviren bu kesimin “mağdur edebiyatı” bu defa büyük olasılıkla tutmayacak… Üçüncü sırada gidecek olanlar, AKP döneminin yeni milyonerleri, bu dönemde fazlasıyla “yükünü tutanlar”. Onlar yüklerini tehlikeye atmayacak şekilde “özeleştirilerini” yapıp hemen, yeni yapılanmalarda konuşlanacaklar… CHP’ye mi, MHP’ye mi , yoksa yeni AKP’ye mi yakın olacaklar bunu yakında göreceğiz... Dördüncü sıradakiler; iktidara yakın durarak heybelerini doldurma hesabı içinde olup da henüz kendilerine sıra gelmemiş olanlar… Beşinci sırayı her zamanki gibi “değişiklik” olsun, “bir de bunları deneyelim” diyerek AKP’ye oy verenler alacak... Altıncı sırada, “dini inançların” öne çıkartılması ve “kabadayı tavırlar” ile aldatılıp kandırılan Anadolu insanı var… Kala kala geriye paralanmış milli gömlekleriyle “milli görüşçüler” kalacak… Bunların yüzdesini varın siz tahmin edin… Bence %10’un altındalar... Bu liderleri Erdoğan tarafından da biliniyor olmalı ki, olur olmaz konularda onlara mesaj verme zorunluluğunu hissediyor. Ama nafile… Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken; yukarıda altı kategoride topladığımız guruplara, “Türk Siyasetinde” siyaset dışı bir ad verilmiş olmasıdır. Ne yazık ki, ülkemizde “Kararsızlar” veya “yüzer-gezer oylar” olarak tanımlanan bu kesim onlarca yıldır siyasi iktidarı belirliyor… Yani en ucuz, niteliksiz ve işbirlikçi yanımız, Devlet yönetimini belirliyor… Anayasa Mahkemesi kararından sonra bu “kararsız” kesim, doğru bir karar vererek “kararlı” hale gelir mi o da bilinmiyor… Kararsızları ayakları ile yere sağlam tutunamayacağını bilen AKP, yine onlar üzerine (A,B ve C) planları yaptığını aklamıyor… Başbakan da aklınca onları mesaj bombardımanına tutarak “kararlı” seçmen yapabileceğini sanıyor…

Kim ne derse desin, Anayasa Mahkemesi kararı ile çözülme başlayacak… Bir araya gelmelerinin arkasında fikir temeli bulunmayan bu kalabalığın, yıkılmış bir barajın suları gibi başıboş akması kaçınılmaz… Onları bir bent ile durdurarak örgütlemek imkansız gibi bir şey… AKP’nin yargı ile bilek güreşi sona erdi… Bakalım AKP bükemediği bileği öpecek kadar centilmen mi ?

Türk halkı ise, her zamanki gibi, engin hoşgörüsü ve şaşmaz sağduyusuyla bu karanlık dönemi de atlatıp doğru yolu bulacak… Yeter ki, kararsızlar bir karar versin…!



AV. CEMİL CAN

konu:

giderayak

7 kez kulakları çınlatılmış


konu:

Nuri Bilge Ceylan

2 kez kulakları çınlatılmış
Gecelerden bir gece…Kanepede uyuşuk bedenler, loş ışık, televizyon gürültüsü ve can sıkıntısı…Derken kanepenin diğer ucunda uzanmış olan ablam, elindeki uzaktan kumandayı TRT’nin 2. kanalında dondurarak : “ Aaa Mayıs Sıkıntısı!! ” dedi. Ağız burun kıvırdım. “ Bu film çok ağırmış be abla!” dedim, “ İzle izle bitmiyormuş, öyle duydum”. Can sıkıntıma bir de “Mayıs Sıkıntısı” ekleyecek halim yok, diye düşünmüştüm sanırım. Böyle tanıdım Nuri Bilge Ceylan filmlerini ben. Gözlerim, ağzım açık izlediğim “Mayıs Sıkıntısı”nı “Kasaba” ve “Uzak” izledi. Filmler birbirini, ben de bu filmleri izledikçe onlara ağır!, yavaş!, bilmem ne diyenleri bir temiz dövesim geldi ( ilk başta kendimin de dediğimin farkındayım).

Bir fotoğrafa bakılmaz mı uzun uzun, her biri fotoğraf değil miydi çektiği karelerin?...Peki bu kadar mı alışmıştık hızlı tüketmeye de, bir insanın tutkuyla bağlandığı şeyler için çabalamasını, beklemesini izlemek ağır geliyordu bize? Basit, özentisiz, karalama yaşıyorduk da hayatı iyi bir şey görünce fazla sanatsal ve üst düzey mi buluyorduk? Belki birbirimizden farklı yanlarımız ya da zaman zaman kendimize duyduğumuz yabancılıkla yüzleşmek ağır geliyordu. O’da zaten bunları söylüyordu.

“ Bu ödülü tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkem için alıyorum.”

Bir de bunları söylüyordu Cannes Film Festivali’nde “en iyi yönetmen” ödülünü alırken. Cannes’tan dönüşte havaalanında ödül konuşmasını “biraz açmasını” isteyen gazeteci ordusuna “ üzerinde konuşmak gereksiz olur, orada ne söylediysem o” diyordu. Nuri Bilge Ceylan filmleriyle, fotoğraflarıyla, sakin, alçak gönüllü ve gururlu duruşuyla çok şey söylüyordu.

En iyi bildiği yerden ve insanlardan başlamıştı öyküsünü anlatmaya bu yüzden samimiydi belki de. Pahalı aletler, stüdyolar, kabarık bütçeler, flaş isimler kullanmıyordu. Bunları kullanmak gereksiz olurdu, ne söylediyse o’ydu belli ki bu filmler, ve böyle şeyler olmadan da neler neler yapılabileceğini ispatlayıveriyordu işte.

Nuri Bilge Ceylan’dan bahsederken, bence en az onun kadar ilgi çekici bir portreye sahip baba Mehmet Emin Ceylan’dan da söz etmeden geçmek istemiyorum. “Çanakkale'nin Çakıroba köyünde 1922 yılında dünyaya gelen Mehmet bey, hem Türkiye hem de dünya tarihi için önemli bir dönemde büyümüş. Babası Nuri, 1. Dünya Savaşı'na katılmış bir asker. Öldü sanılmış; ama yıllar sonra bir gün çıkagelmiş. Mehmet bey, Balıkesir Lisesi'nde okumuş. Bugün hâlâ lisede öğrendiği Fransızca'sıyla kitap okuyor ve konuşuyor. Eğitimle ilgili ilk atılımların yapıldığı yıllarda yetişmesi Mehmet Bey’de büyük bir iz bırakmış ve onun hayattaki duruşunu belirlemiş. En zor ve yalnız yılları ise Amerika'ya gittiği döneme rastlıyor… Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdikten sonra 1954'te devletin açtığı İngilizce sınavını kazanan Mehmet bey, geride genç karısını ve henüz doğmamış kızını bırakarak ABD'ye yol almış. Ancak burada geçirdiği bir yıl hayatında yepyeni bir dönem açmış. Amerika'nın çeşitli bölgelerini, üniversiteleri dolaşarak ziraat konusundaki gelişmeleri yerinde öğrenmiş, Türkiye'yi anlatan konferanslar vermiş. Döndüğünde tüm bu öğrendiklerini önce Çakıroba'daki 50 dönümlük kendi arazisinde uygulamış. Sonra tüm köylülere öğretmiş. "En iyi elma nasıl yetiştirilir?" dersleri vermiş daha o yıllarda. Mehmet bey, bir yandan ülke için koştururken bir yandan da fotoğrafa merak salmış. Gördüklerini çekmek, yaşadıklarını eşine anlatmak için dönüşte Türkiye'ye belge götürmek istemiş. California'da bir kütüphanede, Leica marka makinenin fotoğrafını görünce çok sevmiş, hemen satın almak istemiş. Ancak devlet bursuyla okuyan bir öğrenci için 35 dolar büyük bir para o zamanlar. 4 dolarlık başka bir makineyle gönlünü hoş eden Mehmet bey, ileride hem oğlunun hem de kızının fotoğraf sanatçısı olacağını nereden bilsin? Sonraki yıllarda çocuklarının fotoğrafa meraklı olduğunu anlayınca gittiği ülkelerden makineler alıp gelmiş.” *

Nuri bilge Ceylan ve kızkardeşi Emine Ceylan’ın babaları için Nisan 2008’de açtıkları “Babam için” isimli fotoğraf sergileri babalarına karşı bir teşekkür niteliği taşımaktadır.

Nuri Bilge Ceylan
Filmleri:
Koza (1995)
Kasaba (1997)
Mayıs Sıkıntısı (1999)
Uzak (2002)
İklimler (2006)
Üç Maymun (2008)
Fotoğraf Sergileri:
Babam İçin (İstanbul 2008)
Sinemaskop Türkiye (Selanik 2006,Granada, İstanbul, Londra 2007)

* Sevinç Özarslan Röportajı’ndan

konu:

Mutlu Başkaya Yağcı* kimin nesi, kimin fesidir?

2 kez kulakları çınlatılmış
Vallahi kimin nesidir pek bilemiyorum ama bizim fesimizdir, başımızın tacı babında. Zira iş bu kişi, kürsü hocası olmanın çok ötesinde hem önder hem yoldaş, aynı zamanda hem rehber hem arkadaş birisidir. Dert dinler, akıl verir, sır formüllerini paylaşır, çok severek giyindiğiniz ama kimsenin umurunda olmayan eteğinize “çok güzelmiş” der, gülümser, yol gösterir, Alev Ebüzziya söyleşisine çağırır, çalıştay düzenler, sonra efendim öğrencilerine sergi açar, fotoğraf çeker, gülümser ( Ah! Bunu daha önce yazmıştım)…

Asıl önemlisi çağımızın sözde sanatçılarının kapıldığı ruhsal hastalıkların belki de en kötüsü olan “fiyaka idefiksi”ne karşı bağışıklık sistemi dirençlidir. Anlamsızlık ve medyatiklik yolu ile kendini kitlelere yutturmaktan başka bir hedef gözetmeyen bu uyduruk karizmatikler silsilesinden sıyrılmayı başarabilmiş, güçlü bir kişiliktir. Çağdaşlarının popülerliği, parayı ve ille de karizmayı önemsediği; bu yanılsamaya kapılıp haber değeri taşımak adına her türlü spekülasyona alet olmaktan geri durmadığı şu günlerde onun gibilere rastlamak oldukça sevindiricidir.

Mutlu Başkaya gibilerin, sanat üretemediği için oyunbozanlık eden ve oradan buradan devşirdikleri sahte sanatçı imajlarını satışa çıkarmayı yeğleyen artist güruhu ile hiçbir ortak noktada buluşamayacağı da kesindir. Çünkü o ve onun gibiler, piyasanın kafasına göre yontabileceği ve eserlerini bir meta olarak pazarlayabileceği kişiler değildirler. Onlar adamakıllı sanatçılardır. Yani duyarlılığı, farkındalığı, sezme gücü olan, cesur, yetenekli ve yaratıcı kişilerdir. Efendim tabii ki tüm bu methiyeleri Mutlu Hoca sergi haberlerimi Seramik Türkiye dergisine koyuyor diye düzmüyorum. Yani bu yazı bir çeşit komşudan gelen tabağı boş göndermeme değil. Birazdan kalkıp onun bir deha hatta bir Mesih olduğunu falan da söylemeyeceğim. Hayır, yerim seramik dergisini, size bir şey olmasın! Tek istediğim yaptıklarının gözümde ne kadar değerli olduğunu bir kez olsun ifade edebilmek. Bence, Mutlu Başkaya’nın seramikleri toplumun puslu dimağını derin duyuşlara açmak için direniyor. Donald Kuspit’in da dediği gibi, elbette o ve onun gibilerin sanatları “bize Buda’nın sunacağı aydınlanmayı sunmaz, ama estetik deneyim, benliğe, yaşamın sınırlı olsa da boşuna olmadığını gösterebilir.”*

Dahası, sanatçı olma iddiası ile yola çıkmış olan gençlerin Mutlu Hocası, bir hoca olarak da hiçbir zaman yapmacıklı değil. Öğrencilerine “Ben sizin pirinizim! Huuu…” ayağı çekmiyor. Yazımın başında da belirttiğim gibi, o daha çok bir kılavuz gibi. Hem de her daim tazelenen bir kılavuz…

Kuzudan post, kurttan dost, sanatçıdan hoca olmaz derler ama ben buna katılmıyorum. Olur, hem de bal gibi olur durumunu da bize Mutlu Başkaya kanıtlıyor zaten.

Âlâ!


* 1969 yılında Aydın’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Aydın’da tamamladı. 1988’de Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’ne girdi. 1992’de mezun oldu. 1994’te İtalya Bergamo’da Gioela Suardi’nin düzenlemiş olduğu yaz kursuna katıldı. Raku tekniğini öğrendi. 1992-1997 yıllarında yüksek lisansını bitirdi. 1999-2002 yılları arasında Milano’da yaşadı. Bergamo’da Gioela Suardi Atölyesi’nde çalıştı. Uluslararası Kerameiki Techni Dergisi’nde çalışmaları yayınlandı. Halen Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi’dir. Yurt içinde birçok kişisel ve grup sergisinde yapıtları sergilenen sanatçının ödülleri arasında; Sanat Kurumu tarafından " Seramik Dalında Övgüye Değer Sanatçı" Ödülü (1999), Hacettepe Üniversitesi Senatosu tarafından "Sanat Teşvik" Ödülü (1999) ve Türk Seramik Derneği’nin "Tabak" Konulu Seramik Yarışması "Başarı" Ödülü (2000) bulunmaktadır.
* Sanatın Sonu, Donald Kuspit, Metis Yayınları, İstanbul, 2006

konu:

her neyse...

2 kez kulakları çınlatılmış

Muğla Şaraphane’de açtığım “Halil İbrahim Sofrası” seramik sergisi Muğla'da ne kadar ses getirdi bilemiyorum ama Muğla’nın sesi bana çok hoş geldi.
“Bilirin ya bilirin, sen sergi açıpdurun!”
Aynen öyle… “Açıpdurun” yüklemiymiş meğer ne çok aradığım…
Her neyse…

Açılıştan bir gün önce sergiyi kurarken Şaraphane’den içeri giren herkes, çanaklarımı ellerine aldı, evirip çevirip dokuları kurcaladı. Ben çanaklarımdan birinin başına bir şey geldi geliverecek diye hop oturup hop kalkarken, ayağımın altında dolaşmaları da cabasıydı. Düzenlemede kullanacağım ahşap model adamları Ankara’da unuttuğumu fark ettiğimde artık yay gibi gerilmiştim. Neyse ki Muğlalılar gönlüferah insanlar… Hemen resim malzemeleri satan bir dükkân buluverdik. Rica ettik, sergi süresince kullanmak üzere model adamlardan ödünç alıverdik.

İkindi vaktiydi. Şadırvan’da çay ikram ettiler bana. “Halil İbrahim Sofrası’nın bir ikindi vakti, mesai saati bitiminde, egzoz dumanına ve korna gürültüsüne rağmen kurulması; beton, demir, hırs ve duyarlı kapılar yığını olan metropolün, bencil, kentsoylu ve düzmece değerlerine, bir karşı duruştur.” Diyen biri olarak para ile satılan şeylerin esnaftan ödünç de alınabileceğini düşünememiştim elbette. Hele hele, “Bir miktar para bulunmuştur. Kaybedenlerin belediyeye başvurması…”diyen zarif bayan sesinin hoparlörden meydana yayılması inanılır gibi değildi. Bak sen şu Muğlalılara… Kalbimi çalmışlardı. Varsın ellesinlerdi çanakları ne çıkar. Para bulunca sahibini arıyor, ekmek parası için sattıklarını ödünç de verebiliyorlardı ya daha ne olsun.

Sergi açılışında tuhaf şeyler oldu. Muğla Sanatseverler Derneği başkanı konuşma yaptı. Bana övgü dolu sözler söyledi. Alkışlandım ki, bunlar daha önce sergi açılışlarında hiç rastlamadığım tavırlardı. Kaç bin kez teşekkür ettim ve kaç kez “Rica ederim.” dedim, bilmiyorum. Benimle fotoğraf çektirmek isteyenler oldu. Gülümsedim. Duvara astığım uyarı yazılarına rağmen o karmaşa içinde çanaklara dokunan insanlar tarafından yan gözle süzüldüm.

Muğlalılar seramiğe yabancıydı. Her şeyi onlara en basit şekliyle anlatmaya çabaladım. Öyle naif sorular duydum öyle yalın cevaplar verdim ki bir süre sonra bu gösterişsiz atmosferde ayaklarım yerden kesilir gibi oldu. “Bu parlaklık vernik mi?” diye soranlar, boynum tutularak elde şekillendirdiğim dokularımı çakıl taşı, makarna ya da deniz kabuğu zannedenler, daha neler neler… Serginin sonuna doğru, etrafımı ılık bir sis perdesi sarmış da içime kapanmak üzereymişim gibiyken takım elbiseli bir beyefendi yanıma yaklaştı.
“Bünye şamot mu?” diye sordu.
“NEE!?”
“Şey, ben seramik mühendisiyim de..”
Kendime geldim. Evet, bünye şamottu, 1000 santigrat derecede bisküvi, 1180 santigrat derecede sır pişirimi yapılmıştı. Evet evet, sır formülleri bana aitti.

Açılışın sonuna doğru Prof.Dr. Mualla Ulusavaş, seramiklerimden birini satın almak için, elinde fiyat listesi ile gezinen Prof.Dr. Ayşe Durakbaşa’ya “O fiyata beyaz eşya alırsın!” dedi. Gözlerimin önünde bir profesör beyaz eşya ile sanat eserini aynı kefeye bile koymuyor, beyaz eşyaya daha çok değer veriyordu. Heyhat! Ama önemli değildi, çünkü az sonra emekli bir öğretmen önümde ceketinin düğmelerini ilikleyip, iznimi isteyerek seramik tekniği ve sergi teması üzerine zekâ pırıltısı dolu sorular soracak, genç bir kız bana güzel sanatlar eğitimi ile ilgili bazı saptamalar yapacak, bir ev hanımı hayatında gezdiği en güzel serginin benim sergim olduğunu söyleyecekti. Sonra 68 kuşağından beyaz saçlı bir amca mücadeleye devam etmemi tembih edecekti. Ertesi gün sergiyi gezen Cumhuriyet İlköğretim Okulu 5-B sınıfı öğrencisi Yekta sergi andacına şu satırları yazacaktı:
“Ben bu sergiye ilk geldiğimde 8. çanaktaki şeyleri canlı sandım. Bu eserler gerçekten de pahalıya satılıyor çünkü el emeği olduğu için bu eserler çok güzel. Bu sergiyi bize sunduğunuzdan dolayı çok teşekkür ederiz.”

Bir şey değil, Yekta’cığım… İşim gücüm budur benim, seramik yapıpdurum.

konu:

sanal vedalaşmalar üzerine

5 kez kulakları çınlatılmış


konu:

bir blogun anatomisi

0 kez kulakları çınlatılmış
"ve o gize bürünmüş yaşlı masal kahramanları
ve 'sen sus çocuk' gag'leriyle süslü tiratlar
ve perde kapandı! artık tiyatrolar hela olacak!"
(bir ayrılığın anatomisi/küçük İskender)

Tanrı evreni yarattıysa bilinki tek sebebi, dikkat verin açıklıyorum, karakektir!
Bu kadar kesin konuşuyorum ama, aslında anlamaya çalışıyorum sadece, fikir yürütüyorum..
Yani senin sonsuz boy ve ebatta güçlerin olacak, "ol" deyince akan sular duracak,

tutup evreni yaratacaksın.. neden?


bence karakek.. çay da olabilir, kararsızım..

yakın tüm felsefe kitaplarınızı.. "hakikât"i açıkladım daha ne bekliyorsunuz?
ulan ademoğlu, ulan maymunsoylu.. itikât edin şu lafıma ağzınızın tadını biliyorsanız!

* * * *

güvenparktan bindiğiniz dolmuşla gidilen evin tadı başka hiçbir yerinde yoktur şu ankara nın..
gittik işte yanımıza tandoğan mitingini, sosyal güvenlik yasasını
ve atilla atalay kitaplarını alarak.. sonrası apartmana giriş, gelişme ve sonuç..
öncesinde çemberin iç açılarını toplaya toplaya tepe kata çıkma.. sonrası ceren' i heyecanlı bekleyiş..


bana ev diye yutturulan genç bir seramik sanatçının küçük bir sergisiymiş, yeni yeni anlıyorum.. tablolar, çanaklar, kırık foklar.. sonrası ... sonrası sivri burunlu deri baba terliği ..
mutfağa geçiş.. kuş gribi tedirginliğiyle kek kabına parmakla dadanamamak..
çayların olması, böreklerin artan baskısı.. altını yakmayı unutulan fırın..
avrupalara, izmirlere gidip; bloga gelememek..

karakek ve çayın afiyet olması.. esma' yla berşan' ın oracıkta doyması..

sonra?
sonrası elime tutuşturulmuş "incir çekirdeği, kültür mantarı, o yazılar bitecek, 1 mayıs ta açılış" yazılı kağıt..

* * * *

eryaman' dayım.. son durak.. saat 10.. nerdeydim ulan it? hangi arkadaşımdaydım bu saate kadar? neden aç değildim? neden yol boyunca güldüm?
neden o günü "big fish"i alarak şereflendirdim iyice?


ya öncesinin öncesi?
neden sakal' daydım o gün?
neden o masada yeni bir öykünün içine daldım?
neden iyi ve kötü şeyler yirmi vagonlu tren gibi geçer günümüzden?

bence karakek.. çay da olabilir, kararsızım..

konu:

seyrüsefer

1 kez kulakları çınlatılmış

Dün akşamüzeri şehre indim. Köyden ya da kasabadan değil, şehrin kıyısına ilişmiş kendi atmosferinde yeşeren semtimden. Bir çeşit elit gettosundan yani… Hani okumuş yazmışların, eli ekmekten fazlasını tutmuşların, kadın erkek yan yana durmuşların oturdukları, herkesin hafta sekiz gün dokuz belediyeye şikâyet dilekçesi yazdığı, hakkını aramaktan geri durmadığı yerden kalktım, şehre indim.

Mesai saati bitmişti. Caddeler balık istifiydi. Kimine göre bu şehrin kalbi vardı. Dopdolu, capcanlıydı. Kimine göre merhametsiz ve insafsızdı kaldırımlar. Hele de trafik lambaları, onlar arsızdı... Yine de yürünmeliydi yollar. Karış karış bilinmeliydi sokaklar...

Bu telaşenin orta yerinde ben, saysam üçü beşi geçmeyecek dost kadromdan biri ile iki adım arası muhabbet ediyordum.
"Sonra ona dedim ki..."
"Eee..."
"O da bana dedi ki..."
"Ooo!"

Nefes nefese yetişmek istediğim yer bir sığınak, belki bir yeraltı şehri olmalıydı. Ama hayır, hop pizzacıya giriverdik.
"Hep yaşamın da menüsü olsa diye hayal etmişimdir. Evim, böyle olsun, ailem şöyle, işim bu, arkadaşlarım şundan, şundan bir de bundan, eşim de şu olsun..."
"Sims oyna..."[1]
"..."
"Ama oyun hilelerini de kullanmalısın."

Pizzacı dar bir sokaktaydı. Karşısında sinema, sinemanın yanında kitapevi, kitapevinin üst katında Kayıpşehirliler Lokali, onun üst katında dişçi muayenehanesi vardı. Dur bakayım, yandaki dükkânda çiğköfte, onun yanındakinde butik, birkaç bina yukarıda sanat galerisi, galerinin karşısında taksi durağı... Şehir her telden çalmasını biliyordu, orası muhakkaktı da, ben her telden anlayamıyordum...

Hava karardı. Neon ışıklar yandı. Vitrin camlarında görünüp kayboldular ara ara, yakamozları andırdılar egzoz dumanının ortasında.

Arka masada, ön masada, yan masada birileri oturuyordu. Kimse kimsenin yüzüne bakmadan nasıl da iştahla pizza yiyordu. Herkes lokmalar arasında, bir telaş masasındakilere anlatıyordu da anlatıyordu. Ne kadar çok konuşacak şey vardı. Buna rağmen, bu kalabalıkta ne kadar az insan birbirini gerçekten tanıyordu. Şef Garson yerli yersiz sırıtıyor ve kapının hemen ardındaki sokak çocukları şehrin devamlı müşterisi olmaktan yorgun, yalpalıyorlardı. İşportacılar ürpermişler, otobüs şoförleri usanmışlardı.

Pizzamı yedim, diyeceklerimi dedim ve kalktım. Otobüsle semtime geri dönerken, pencere camına kafamı dayayıp, beş benzemez semtin daha sokaklarını seyrettim. Birinde zenginler, birinde yoksullar, diğerinde yolsuzlar, ötekinde yersizler, berikinde halsizler oturuyordu. Gördüm, şaşırdım, alıştım...


[1] The Sims: Will Wright tarafından tasarlanan, dağıtımı Electronic Arts'ın, yayımlanması Maxis'in önderliğinde piyasaya sürülmüş bir strateji-hayat simülasyonu bilgisayar oyunudur. "Sim" denen sanal insanların SimCity yakınlarında bir banliyöde geçen günlük aktivitelerinin birebir simülasyonudur.

konu:

bir gün karşılaşırsak

2 kez kulakları çınlatılmış
"bir gün karşılaşırsak yine seninle
bir an baksam da sana özlemle
benden eski sevgiyi bekleme"

(gökhan abur/bir gün karşılaşırsak)

1975.. doların dolar olduğu sene.. (bir dolar yaklaşık onbeş türk lirası edermiş o zamanlar)

Türk popu böyle bir yıl görmüş müydü a dostlar? delisin, ah nerede, gençlik başımda duman, malabadi köprüsü, nerelerdeydin, aşk dediğin laftır, estarabim, bim bam bom, sen mevsimler gibisin, sen gidince, tamirci çırağı ve daha bir sürü şarkının doğum tarihidir 1975..

Trt, Eurovision' a katılma kararı alınca Türkiye elemeleri için genç şarkıcılarımız "hoca cumaya yetişir di mi bunlar?" gazıyla vermişler kendilerini sanata, vermişler müziğe .. la minörler, fa diyezler, sol anahtarları üsküdar' dan boğaza bakınca rahatlıkla görülebiliyormuş o zamanlar, yaa yaa..

O yıllardan bir ses işte Gökhan Abur.. Eurovision şarkı yarışması Türkiye elemelerinde göğsünü siper ederek finale kalmayı başaran, şimdilerin tok sesli ntv hava durumu sunucusu.. zamanının saman alevi şarkıcısı, meteoroloji mühendisi, enternasyonel alanda ülkemizi temsil etme hakkını semiha yankı ya kaptırmış zat ı şahane.. şimdilerde bir çoğumuz onu "İyakjamlaar değerli seyirjiler" gibi j aliterasyonlarıyla tanıyor, televizyon ekranından..

Yazıdaki görselin altında geçen söz gökhan abur a 75 yılı eurovision türkiye finalistliğini getiren "bir gün karşılaşırsak" şarkısından.. şarkının sözleri çiğdem talu ya ait.. şaka gibi gerçekten.. on sene içerisinde unutulup, yıllar sonra televizyonlarda balkanlardan gelen soğuk hava dalgası muhbirliği yapan gökhan abur a kaderin söz yazarları yazmış sanki şarkıyı..

1977 senesine gelelim, gene gökhan abur da durup "yasak aşk" şarkısına kulak verelim..

Sözlerini bülent pozam ve deniz banoğlu yazmış.. girişteki melodiyle insanı şarkıya hapsedip, 3 dakika 03 saniye boyunca sözleri yalnız bırakmayan müziği ise selmi andak icra etmiş; ki kendisi bu şarkıdan sonra en asil duygunun insanıdır benim gözümde..


boomp3.com

konu:

can sıkıntısı

2 kez kulakları çınlatılmış


konu:

ne var sanki sonunda

0 kez kulakları çınlatılmış

Bir ses var duyduğum.. O sese uyanıyorum..

Telefonun alarmı? Zil sesi? Polifonik matkap gürültüsü? Otobüsün gerçek sesi?
Değil ama, değil hiç biri.. Gel gelelim yıllardır biz yukarıdaki seslere uyanıyoruz(vahiy? yok yahu!). Efendim insanların yozlaşması, 21. yüzyılın kifayetsizleşmesi, iktidarın basiretsizleşmesi, ünsüz sertleşmesi gibi yerlere çekecek değilim mevzuyu; konu başka..

Birkaç zamandır mp3 formatında geçiriyorum günlerimi; yaşam kalitesi düşük ama dolu dolu, eğlenceli (tam ülke meselelerine girizgah cümleler kuruyorum haa).. İki elimin işaret parmaklarını kulaklarınıza sokup dinletmek istiyorum müziğimi müsadenizle.. belkide bu yüzden yazıyor çiziyorum.. duyuyor musunuz sahi ?

“Birazcık umuut yaşatan bizlerii.. yarını bekleten birazcık umuuut..” demiş bir şair, yok, Ayten Alpman.. çatlak, patlak, yusyuvarlak hoparlörlerden dolup taşan; bardağın dolu tarafını insanın yüzüne çarparak güne başlatan ses: Ayten Alpman söz: Kaderin Senaristleri müzik: Doğa Ana & Şehir Baba .. Albümün kapağıysa kocaman bir ayna.. (ayna(grubun)daki gözlüklü kel? yok canım, başka albüm bu bahsettiğim) *

Taş Plak Figüran Kahvehanesindeyim.. En hiper aktifliğimle, en parlayan gözlerimle, en dikkat kesilen kulaklarımla mesaideyim o gün.. Postermiş, plakmış, eski kameralarmış, “reca”larmış hepsi benden sorulacak sanki.. Gözüm tanıdık albüm kapakları arıyorken, kulaklarım bildik tınılarla pas atıyor gözüme, kalbim vuruyor, gol oluyorum..

Ben, şehrin adamı, en yeni aşığıyım.. Masmavi gökyüzü, yemyeşil tepelerin çıktığı çocuklardan farklıyım.. Ben yağmur kaçağıyım, Attila İlhan dan miras dünyada..

* birazcık umut şarkısının sözleri ülkü aker' e ait.. 1975 yılında doğmuş bu 45lik..


boomp3.com

konu:

canım selocan ım

0 kez kulakları çınlatılmış

Canım Selocan’ım..Hoşgeldin köyümüze..


Senin sayende kavuştuk telefona, networke, sibermetike…Eyvallah hepimiz şöyle bi tanıştık, görüştük, biliştik…Mehmet Emmi köprü başından yanı başındaki komşusunu aradı, dönüp konuşsa daha iyiydi fatura çok gelmezdi tabi ama, olsun iletişim bu, teknoloji bu, çok iyi bir şey bu…


Bir de o arkadaşların küçük küçük Selocanlar, ne şirin şeylersiniz siz öyle be! Sarı kulaklı, 3 ila 5 yaş arası…Sevimli sevimli, tombul yanaklı…Canım canım…Hani şu elektromanyetik dalgalar saçan baz istasyonlarını sözde sevimlisiniz diye sizi kullanarak Türkiye’nin dört bir yanına yayıyorlarmış…Birileri öyle söylemiş…Televizyonda duymuş bizim bey..Ama ben inanmadım, onlar köyümüzü ziyarete geldiler dedim. O sevimli şeylerde hiç öyle bir surat var mı dedim..İnsan suretinden belli olurmuş, öyle derdi rahmetli anam…


Neyse Selocan’ım uzatmayayım..Durmak yok daha Türkiye’nin potansiyelini gerçeğe dönüştüreceğiz, kekik kokan dağların, sarı hıdrellez çiçekli dere kenarlarının, ahlat ağaçlı bahçelerin filan, hep bunların yerine şehirler kuracağız, medeniyet yolunda emin adımlarla yürüyeceğiz.. Çoluk çocuk o büyük şehirlerdeki çok katlı alışveriş merkezlerinde deli gibi koşup oynasınlar…Dev akvaryumlara baksınlar, çiçek aranjmanları görsünler medeni olsunlar azıcık..Olacak olacak hepsi olacak inşallah…Köyümüze gelmeniz bir başlangıç, arkası çok gelsin Selocan’ım, senin de arkadaşlarının da gözlerinden öperim.


Hatice Teyze’n…


konu:

hariçten name

1 kez kulakları çınlatılmış

Ey Ahali!

Farkında mısınız ki, kültürel sermaye oluşturmak için üretilen "sanatsal ürünler", tüketiciye (Hop! Buyurun benim!) "farklılık", "bireysellik", "özgünlük" ve "yaratıcılık" vaat eden bir pazarlama anlayışı ile tüm dünyaya yayılıyor.

“Yayılsın varsın…” demeyin. Maazallah “göbeğini kaşıyan insan” oluverirsiniz. Hapı yutarsınız…
Farkındayım; ünlü Tasarımcı bilmem kimin ürününe sahip olma ayrıcalığının (!) dünya üzerindeki milyonlarca insana aynı anda nasip olması durumundaki ironinin dillendirilmesinden mümkün mertebe sakınıyorsunuz.

Sakınmayın. Gündelik yaşamın vazgeçilmezi olan gazlı içecek firmalarının bile "farklılık" pazarladığı bir dünyada bilmem ne içip de farklı olmaya kalkmayın. “farklı ol, değişimi hisset, hayatına renk kat…” İlahi! Sazan olmayın… O içecekler sadece susuzluğu giderir. Hatta bazen o işe de yaramaz.
Gazlı içecekleri anladık da "sanatsal ürünler" ya da "tasarım objeler" ne işe yarar diye soranların meraklarını gidermek istiyorum. Hayır, artık ben nasıl bir işgüzarsam, bunu kendime vazife edindim.
Bu ıvır zıvırlar ilk olarak modern yaşamın bizi tıkıştırdığı dört duvarı adam etmeye yarar. Kendinizi kafeste hissetmeyin diye, işten eve dönüp de “Niye eşekler gibi çalışıyorum? Bu hayatın anlamı ne?” sorularına aman sakın ha sormayın diye fiyakalı kanepeler, o biçim aksesuarlar ve halılar odalara serpiştirilir. Uzay mekiği görünümündeki kütüphaneye okunmamış gıcır gıcır kitaplar dizilir ( Allah ne verdiyse: Design Book, Art Bilmem Ne, Modern Falan Feşmekân, vs.). Cilalı elektronik aletler parlatılır.

İkincil olarak, tek tipleştiğimiz küresel zamanlarda size bireyselliğinizin reklâmını yapar bu objeler, size ve eşe dosta. "Aman da zevkim var, kendi tarzım var, param da var pulum da var… " diye tatmin olusunuz. Sahip olduğunuz tasarım objeler sayesinde göze de çarparsınız, ilgi de çekersiniz. “Sınırlı sayıda üretilmiş olduğunu” ve “markasını” her cümlenin içine yerleştirirsiniz. Aslında bu objelere dayanarak var olmaya çalışan zayıf tiplersiniz.
Kahrolası, belirtili nesnelersiniz!
Ne dediniz?
Sizi kıskanıyor muyum?
Tamam efendim, evet efendim, sepet efendim…
Öyle olsun,
Eyvallah…

konu:

pireli miyim ben neyim

0 kez kulakları çınlatılmış

Kuşları, çiçekleri ve yemyeşil çimenleri korurum. Denizleri kirletmem. Dünya nimetlerinin, dost sohbetlerinin, sevginin ve sırların kıymetini bilirim.

Kitapları, filmleri, tiyatroyu, heykelleri, neşeli müzikleri, türlü türlü renkleri, turkuaz denizleri, asırlık ağaçları, her çeşit dondurmayı ve demli çayı severim.

Erdemlere ve bilgeliğe inanırım.

Sanatçıyım. Görülmeyeni görür, duyulmayanı duyar, sezilmeyeni sezerim. Gösteririm, duyumsatırım ve de sezdiririm. Değişirim, değiştiririm. Yaratırım, dönüştürürüm.

Okurum, yazarım, söylerim. Sorgularım, işkillenirim. Uyarırım, dikkat çekerim.
Metropol çocuğuyum, aboneyim, portföyüm… Yine de, dev bir güdümlemenin belirtili nesnesi olmaya karşıyım, dirençliyim.

Kullanıcı kimliğim çevrimdışı... Çoğu zaman yalnızım…

Uşaklardan ve yobazlardan usanmışım, asabiyim..."Küreselleşme", "Ilımlı İnsan (!)", "Güdümlü Sanat", "Dünya Vatandaşlığı", "Kültürler Arası Diyalog", "Emperyalizm", "Kapitalizm", … İçerikli söylemlere karnım tok...

Cin olmadan adam çarpmaya kalkanlara gıcık, edepsizlere sinir olurum.

Her daim düşünürüm, taşınırım, kaşınırım…

Pirelinin tekiyim!

Bize Ulaşın

0 kez kulakları çınlatılmış